Mardin

 

 

Geçtiğimiz hafta Mardin’e gitme fırsatı bulduğumda fark ettim ki her yöresi gizemle dolu bu ülkenin. Nerede neyi öğreneceğini, kendine ve hayata dair neyi keşfedebileceğini tahmin bile edemiyorsun. Oysa biz kendi ülkemizde bambaşka dünyalar olduğunu unutuyoruz bazen. Dalıyoruz küçük hayatlarımızın ufak koşuşturmacalarına ya da hep dışarıda olan gözlerimizi biraz da kendi topraklarımızın bambaşka köşelerine çevirmeye üşeniyoruz. Ben ise bir proje sayesinde çıktım yola ve hemen hemen 3 gün kaldım Mardin’de. Bu sürede iki farklı ilçesini de gezme fırsatı buldum. İner inmez hissettiğim o tedirginlik kayboldu saatler geçtikçe. Arada sırada sokaktaki insanlarla Türkçe anlaşmakta bile zorlansak da bambaşka değildi çocuklar, anneler ve öğretmenler. Kısaca herkes yine bizdi işte. Dilinde, sesinde, dokusunda ve kültüründe ayrılıkların varlığı şüphesiz: ama yine aynı ruhu taşıyordu sokaklar, insanlar. Tabi ki o gizemli sokakları keşfe çıkmadan dönmek mümkün değildi. Ben de duramadım saatlerce dolaştım üşenmeden, yorulmadan. Mahalle aralarına girdikçe açığa çıktı Türkçeyi hiç öğrenememiş, belli ki okula hiç gidememiş kadınların varlığı. Tabi ki Türkçeyi bilen kişilerle bile farklı dillerde konuşuyormuş hissine kapıldık ara sıra. Yanlış anlaşılmalar ve de anlaşamamalar sürdü gitti: ama hep bir şekilde bulduk iletişimin yolunu.

Mardin Kalesi’nden, Midyat’a ve kendine özgü evleriyle döşenmiş tepelerine aşık olup gelmemek de mümkün değildi. Tabi ki olmazsa olmazı Mardin mutfağına göz atmamak da olmazdı. Ama ben doğasından, evlerinden, mutfağından çok insanını sevdim. Yörenin yabancısı olduğumuzu iki kelimemizle bile anlayan, bu sebeple de yeni atanmış öğretmenler olduğumuzu zanneden ve istisnasız her köşesinde ‘hocam’ diye seslenen yardımsever insanını… Güzel olduğu kadar ilginç de bir şehirdi burası. En çok şaşırdığım şeylerden bir tanesi: pek çok işyerinde, restoranlarda ve yazıhanelerde asılı olan Atatürk resimleri ve sözleriydi. Ne kadar sevmiş bu şehir Atatürk’ü demeden edemedim. Denediğim en ilginç şey ise, 3 şekerle bile tatlandırılamayan ama hatır için içtiğim acı mı acı çaylarıydı. Tadı kötü diyemediğim ama bitirebilmek için yudumlarımı saydığım ve hayatımda bir daha tatmak istemediğim çay… Her ne kadar tadını sevemesem de hatrı için içtiğim güzel yürekli insanları sevemeden edemedim.

Şehrin diğer ilginç yönlerini araken yollarımız sonunda Mardin Sabancı Kent Müzesi’ne düştü. Mardin’in geçmişine, bambaşka din ve milletlerden insanlarla oluşmuş özgün kültürüne göz atma fırsatı bulmuş olduk. Daha fazla baktıkça ve daha fazla öğrendikçe mümkünmüş dedim aynı dilde gülmek, sevmek birbirini. Renkleri başka olsa da hayatların, milletlerin,dillerin, dinlerin ve görüşlerin; insan yine aynı insanmış görmeyi bilene. Anlamadım ki bu kadar büyük bir renk cümbüşünün içerisinde yaşarken neden korkarız gökkuşağından, renklenmekten ve farklı olmaktan. Bizi biz yapan bu renkler değil mi zaten? Neden boyamaya çalışırlar hayatlarımızı, fikirlerimizi? Korkmayı değil de sevmeyi mi denesek mesela o renkleri?

Fırsatınız olmadıysa hala, siz de düşürün yollarınızı Mardin’e, Konya’ya, Ağrı’ya, Trabzon’a. Hatta iyi kalpli insanlar olursanız belki renkler sizin de bulaşabilir ellerinize, aman ha siz korkmayın.



Comments are closed.