Kitap 1: Gökkuşağı

Günaydın. 

Ben küçük yeşil cin. En sevdiğim şey gözlem yapmak. Bıdır bıdır sokaklarda koşuşturmaya da bayılıyorum. Hele gökkuşağı çıkmaz olsun, bir ucundan öbür ucuna mekik dokurum. Altın külçeleri vardır gökkuşağının iki kuyruğunda, bilir misiniz, onlara göz kulak olurum. Onlar, hoşgörünün, umudun temsilcileri benim için. Ya da benim gibi olanlar için… Canlıları oldukları gibi kabul edebilen, alınlarına etiketler yapıştırmadan onlarla iletişim kurabilen, tezcanlı ve heyecanlı.

Bu sene yaz tatilimi dünyanın garip bir yerinin ufak bir eyaletinde yapıyorum. Aslında tatil de denemez. Mevsim itibariyle burada yaz yağmurları çok oluyor. Güneşin olduğu yerde yağmur da varsa, ben de işim gereği orada bulunuyorum. Malum gökkuşağı toz mavi gökyüzüne sere serpe uzanabilmek için fırsat kolluyor. Hiç korkmuyor, yargılanmaktan ürkmüyor, tüm güzelliğini teşhir ediyor. Bana da umutları korumak düşüyor.

İşim sandığınızdan daha zor. İnsan denilen canlı zorlaştırıyor işimi. Hoşgörüden, yeniliklere açık olmaktan o kadar uzaklar ki, şaşırıp kalıyorum. Ellerinde damgalar, birbirlerine yeni sıfatlar iliştirip, hırslarında boğulmaya devam ediyorlar. Kabul edemedikleri, görmezden gelemedikleri zaman da yok etmeye çalıştıkları o kadar çok şey var ki. Bırakın doğayı, birbirleriyle bile iyi geçinemiyorlar zaten. Ne şanslıyım ki, bu sefer işim gereği bulunduğum yer bir tatil köyü halini aldı benim için. Burada insanlık o kadar hoşgörülü ve umut vaad ediyor ki, haftada kaç gökkuşağı çıkarsa çıksın hiç zorlanmıyorum işimi yaparken. Burada insanlar her rengi sevmeyi, bir arada barınabilmeyi öğrenmiş. Burası okyanus kıyısında, balinalı yengeçli, kumlu güneşli bir eyalet: Rhodes Island ve ben bu eyaletin baş şehrinde, Providence’ta konaklamaktayım. Burada sanat var, sevgi var, din var, bilim var, spiritüellik var. Burada gökkuşağının 6 rengi de var.

Benim gökkuşağım 1978 yılında Gilbert Baker tarafından San Francisco’da bulundu. Zamanla yayıldı ve bu günlere kadar geldi. Benim gökkuşağım kırmızıyı, turuncuyu, sarıyı, bunlarla da kalmadan yeşili, maviyi, moru gördü. Benim gökkuşağım hoşgörüyü yeniden tanımlamaya ön ayak olanlara sembol oldu, motivasyon oldu, ışık oldu. Benim gökkuşağım LGBTI topluluklarının hayatı oldu.

Ne mutlu ki, bir eyalete bayrak da olabilmiş.

Rhodes Island’ın “gay”ri resmi sembolü diyebilirim bizim gökkuşağı için. Renklerinin taşıdığı her anlam mevcut burada. İnsanlık kinden uzak, kol kola, mutlu mesut yaşıyor. Alışık olmadığım bir görüntü. Gözlemlerimi sizlerle paylaşabilmek için başlıklar altında notlar aldım Rhodes Island’a, daha çok da Providence’a dair. Okuyacaklarınızdan sonra sizlerin de umutlarında artış olursa, gökkuşağının iki ucunda bulunan çuvallarıma katkıda bulunabilir, bana koruyacak kıymetli hoşgörü, sevgi, barış tohumlarınızı emanet edebilirsiniz. Dünyanın daha neşeli bir yer halini alması biraz da sizin elinizde.

Asla unutmayın, ne demişler: Some dudes marry dudes, get over it!  

Mavi – Huzur ve Harmoni

Kimlerin hayatını etkilediğimizi, kimlerin hayatını zehir ettiğimizi bilmeden yaşıyoruz. Farkındalık kazanmak gibi bir amacımız olmadığı gibi, kazandırmak için de çaba harcamıyoruz. Halbuki biraz empati yapabilsek, “ya ben de…” ile başlayan cümleler kurabilsek hayat biraz daha kolay olurdu diye düşünüyorum. Acıtıyor, biliyorum. Alışkanlıklarınızdan, kültür diye kodladığınız, benliğinize yapışmasına izin verdiğiniz yargılarınızdan kopmak acıtıyor. Fakat dünya değişiyor arkadaşlar. Bu sürece değişim demek doğru değil belki de. Var olan şeyler görünür hale geldiler diebiliriz. Yani dünyamız şeffaflaştı. Sizin bunca zamandır özenle ördüğünüz duvarlar, cam tuğlalardan örülüyor artık. İşte bu durum daha da üzücü benim için.  İnsanlar artık göz göre göre örüyorlar duvarları. Bunun yerine sevin, hoşgörün, kabullenin, dost olun. Gökkuşağı kaydırak olacak, bir çocuğunki kadar saf duyguların, ön yargısız olmanın size sunduğu mutluluğun tadını çıkaracaksınız.

Bu eyalet hoşgörü tohumlarını ekebildiği, gelecek nesiller için umut vaad edebildiği için bu kadar güzel. Gökkuşağının her bir rengi ayrı parıldıyor burada. Ne jenerasyonlar,ne inanışlar ayırıyor  insanları birbirinden.

Daha fazla bilgi için: gayProvidence 

Mor – Tin

Hegel’e göre felsefenin temel amacı karşıtlıkları ve bölünmeleri yenmektir. Bu eyalet süreci  başarıyla tamamlamış sizlerin de anlayacağınız gibi. Hegel’in “tin” hakkında yaptığı açıklamalar  üzerinden spiritüelliğin keyifli bir perspektifine değinmek istiyorum.

Tin kendisini üç konseptte açıklar: öznel, nesnel ve mutlak tin. Öznel tin, insan ruhunun ta  kendisidir diyebiliriz. Bu aşamada tin, yani “geist”, kendisine yönelmiş özgür bir oluşum iken  kendi benliğine tanışıklık kazanır. Çok da gelişmemiş bir ruh olan tin, doğadan henüz sıyrılmadığı  bu aşamada, duygularla bütünleşmektedir. Öznel tin konsepti, ruhun “hissetmeye” başlamasını  içerir ve bu yolun sonunda “bilinç” göz kırpmaktadır heyecanlı heyecanlı. E haliyle bilinç, duygu, algı ve anlam aşamalarından geçen özgür BEN ile kapanıyor bu oturum!

Bu BEN başka BEN’leri de tanıyıp kabul etmeye hazırdır artık. –Ne mutlu ki!

Böylelikle “geist” Nesnel Tin olarak kendini gerçekleştirmeye başlar. “Moral” kavramı da bu konseptte karşımıza çıkıyor. Ben, kendinden başka ben’lerinde olduğunu kabullendiği bu noktada, herkesi kavrayan Nesnel Tin’i oluşturmuş oluyor aslında. Moral alanında nesnelleşen ruh, kendi içine çevirir gözlerini, izlemeye başlar. Kendini tanımak için, mutlak ruhun bilincine varabilmek için. Herkes için geçerli nesnel ilkelerden bahsedilir Hegel’in Nesnel Tin konseptinde. Burada şunu söylemeden geçmek istemiyorum. Günümüzde “moral” denilen yargılar bütünü ne yazık ki “herkesi” kapsamıyor. Belki de “moral” e dair yargılar, bütünlüğün bozulmasına sebep oluyor, bilemiyorum.  Tek istediğim barış içinde, hoşgörü içinde yaşayan, ben’cillikten uzak bir dünya görebilmek.

Ruhun koşullamalardan sıyrıldığı ve özünü fark ettiği bu aşamada ise Mutlak Tin’e dönüşmesi söz konusu. Mutlak Tin üç adımda gerçekleşiyor. Tıpkı Providence’ta yaşanan süreç gibi… İnanın bu sokaklar tüm bunları düşündürüyor size. Bu üç aşamadan bahsedince benim gözümden göreceğinizden eminim yaşadıklarımı. 

Hegel için Mutlak Tin’in birinci aşamasında “tez” yer alırken, ikinci aşamasında “antitez” yer alıyor. Tez, “geist”i yani akıl ile ruhu temsil ederken, antitez ise doğa alanını, maddeyi ve bedeni temsil ediyor. Üçüncü aşama olan “sentez”, insanlığın oluşturduğu üretimler olan felsefeyi, sanatı, dini, kültürü ve tüm bunların zaman içerisindeki oluşumlarını göstermesi açısından tarihi de içeriyor. Hatta Hegel bunu “Tarih, kendini düşünen akıldır.” diyerek açıklıyor. Sonuçta sentez kapsamındaki bu oluşumlar “geist”in zaman içerisindeki serüveninin bir sonucu. Bana sorarsanız da din ve sanat karşıtlık içinde değiller.

Providence’ı “sentez”in olgusunun göbeğine oturtan durum ise, bu şehrin Hristiyanlık tarihindeki önemli yerinin yanı sıra, lokal sanatçılarına da sonsuz destek sağlayan ve çok güzel bir sanat okuluyla, çeşitli müzelere, galerilere ev sahipliği yapan bir şehir olması. Keyifli bir kombinasyon değil mi? Harmoniden bahsetmek mümkün yani. Ne mutlu ki Providence, genel olarak Rhode Island, yalnızca görünürde bir “mozaik” değil. Mutlak Tin’in üçüncü aşaması olan “felsefe” yani “sentez”  gerçek anlamıyla vukuu bulmuş burada. Sanatın ve dinin yüzeysel bağlamından sıyrıldığı ölçüde, içlerinde taşıdıkları hakikat kavranabilmiş bu eyalette. Sonuçta sanat, olgular dünyasında yer alan olayları çok öncesinde öngören muhteşem bir haberciyken din, klasik ritüellerin dışına çıktığında varlığın bilgisini araştıran ve ona anlam vermeye çalışan gnostik bir bilgi bütünüdür özünde. Bilimsel bir determinizm algısıyla söylüyorum tüm bunları fakat bu algıdan kurtulduğum noktada da huzurun burada görünür kılındığını, toğrağın içine sinmiş olduğunu söylemek mümkün. Her yağmurun ardından açan güneş ve sere serpe uzanan gökkuşağı ile yağmur sonrası toprak kokusu burnunuza çarpıyor buradaki huzuru. Tüm bu yorumları bir kenara bırakalım, sizinle oldukça şaşırtıcı bulduğum bir gerçeği paylaştıktan sonra geçmek istiyorum diğer renklere: Providence’ın sözlük anlamı “önsezi, öngörü, sezgi, Tanrı’nın takdiri”. Bir yerleşim yerinin etimolojik kökeni ile benim betimlemiş olduğum halinin sahip olduğu özelliklerin uyumu adeta pekiştiriyor anlattıklarımı diye düşünüyorum.

Sanılandan daha enteresan ve etkileyici bu şehri  Görün, Deneyin, Yaşayın, OKUYUN derim!

Sarı – Günışığı &Yeşil – Doğa &Kırmızı – Hayat &Turuncu – Şifa

Geçtiğimiz günlerde bir ihbar üzerine Providence’a oldukça yakın bir kasaba olan  Newport’a  gitmem gerekti.

Yanlış ihbardı diyebilirim. Gündüz yağan yağmurun  ardından, akşamüstüne  doğru pırıl pırıl oldu gökyüzü ama gökkuşağı yoktu, iş yoktu,  ben de müziğin tadını çıkardım.  Eminim festivaldeki bir çok insanın gözleri arıyordu  gökkuşağını ancak bana sorsanız,  festivalin kendisi zaten gökkuşağıydı.

Ne festivalinden bahsediyorum?

 Newport’un geleneksel Jazz Festivali bu sene 3-4 Ağustos’ta okyanus kenarında,  mükemmel bir  yeşil alanda gerçekleşti. Tüm renklerin bir araya gelerek oluşturduğu  muazzam kalabalık ve o  kalabalığı doyumun üst seviyelerine taşıyan harikulade  müzisyenler, çiçeklerden böceklere,  yeşil  cinlerden insan ırkına kadar herkesi mutlu  etmeyi başardılar.

Amerika’nın en ünlü jazz festivallerinden birinde de güzel bir vesileyle bulunmuş  oldum. Marcus  Miller’dan Esperenza Spalding’e, hatta tam anlamıyla delirmiş olan  müthiş müzisyen Robert  Glasper’a kadar uzanan sanatçı yelpazesi de ayrı bir gökkuşağıydı kendi içinde. Uzun zamandır  almadığım kadar çok keyif aldım o canlı performansları izlerken. Eminim bunda Rhode Island’ın eşsiz  doğasının etkisi çok büyük.

 

Esperenza Spalding – Black Gold:

YouTube Preview Image

Robert Glasper – Get Lucky Cover:

https://soundcloud.com/funkit-0/robert-glasper-experiment-get

Marcus Miller – Power:

YouTube Preview Image

 

Providence’ın her bir köşesi ayrı güzel. Parklarına, bahçelerine sahip çıkıyor, şehrin  ortasından geçen nehirde geleneksel “waterfire” geceleri düzenliyorlar. Her sene  defalarca gerçekleştirilen bu gecelerde, insanlar nehir kenarına inip müzik dinliyor,  sohbet ediyor ve ateşin büyüsüne kapılıp, ruhlarını dinlendiriyorlar.

Daha anlatacak o kadar çok şey var ki Rhode Island’a ve Providence’a dair… Kendimi daha fazla zorlamayıp geri kalanını sizlerin hayal dünyasına bırakıyorum. 

 

 Müzik dolu yeni kitapçığımda görüşmek üzere! 

Kitap 2: Welcome to the Man’s Cave!

Yer: Washington DC, USA

 

 

 



Comments are closed.