Kitap 2: Welcome to the Man Cave!

(Bu kitabı okurken, yazının en altında sizler için hazırlamış olduğumuz playlisti dinlemenizi öneriyorum!) 

Yeni insanlar tanımak ve yeni yerler görmek hakkındaki düşüncelerimi “Burası Havadar” isimli yazı dizimin ilk kısmında anlatmıştım sizlere.

Her birinin birer kitap olduğunu, okudukça, özümsedikçe yeni deneyimler edinmemi sağladığını göstermeye çalışmıştım “Kitap 1: Gökkuşağı”nda da. Şimdi ise sizlere bir şehirden ziyade bir kişiden bahsedeceğim. Staj için bulunduğum Amerika Birleşik Devletleri’nde boş kalan vakitlerimi seyahat ederek geçiriyordum. Washington DC’ye gitme amacım ise daha önce değişim programı kapsamında Teksas’ta evlerinde kalmış olduğum ailenin tanışamadığım oğluyla tanışmak ve bir kaç gün içerisinde ne kadar mümkün olursa Washington’ı da görmüş olmaktı. Oraya gitmeden önce “Washington hakkında yazacağım yazının Washington hakkında olacağından” oldukça emindim. Ta ki Chris’i tanıyana kadar. Müziğe tutkun olan bir insan olarak müziğe bunca tutkun bir başka insanı tanımak, onu “okumak” çok eğlenceli ve keyifliydi benim için. Ben de sizinle bu “kitabı” paylaşmadan geçemedim. O halde diyorum ki:

Welcome to the Man Cave!

Uyandım. Heyecanlıydım. Bir hafta sonunu daha seyahat ederek geçirecektim. Hazırlandım. İşe geç kalmadığımdan emin olmak için sıklıkla saati kontrol ederken bir yandan da giyiniyordum. Cuma günlerinin limonata tadındaki tatlılığı da tüm bedenime nüfuz etmiş haldeydi. Aralarda en sevdiğim şarkıları dinleyerek haftalık raporumu direktörüme teslim ettikten sonra iş arkadaşım Mike’la beraber havaalanına gitmek üzere binayı terk ettim. Sokağa adımımı attığım o ilk anı ve ne kadar neşeli olduğumu hatırlıyorum. Gece uçağıyla Providence’ı terk ediyor ve Washington’a hiç tanımadığım yeni insanlarla tanışmaya, hiç okumamış olduğum bir “kitabı” okumaya gidiyordum.

Uçak. Sıcak. Yine de mutluydum. Yine de neşeliydim. Uyumak istemiyordu canım, müzik dinliyordum. Müzik tutkudur. Müzik, nefesinizin kesildiği o anda sizi yaşama bağlayacak olandır. Müzik, en güzel anlarınıza, en keyifsiz hatıralarınıza, kısacası tüm hayatınıza eşlik edecek olan en mühim olgulardan biridir. Müzik de edebiyattır tabii ki. Müzik de kompozisyondur. Müzik de olasılıktır. Müzik de kitaptır.

Bilmiyordum müzik dolu bir hafta sonu geçireceğimi. Bir kaç önemli-turistik yeri gezer, güzel yemekler yer, ardından da Providence’a geri dönerim diye düşünüyordum. Bu durum dahi beni heyecanlandırmaya yetiyordu. Man Cave’e geldiğimde ne hissettiğimi tahmin edebiliyor musunuz?

Uçağın iniş anını hatırlıyorum. Midemde yine kelebekler. Sırt çantamı alıp havaalanını terk ettim. Chris, kız arkadaşıyla beraber beni bekliyordu. Sanki yıllardır tanışıyormuşuzcasına selamlaşıp, sarıldık. Arabaya bindiğim an başladı müzik dolu hafta sonum…

Bazı insanlar genç kalıyor. Bazı insanlar sahiden müzikten anlıyor. Bazı insanlar birbirleriyle ortak tutkuları olduğunu keşfettiğinde yılları, anıları, yaşanmamışlıkları bir kenara atıyor ve birbirlerine tutunuyorlar. Biz de aynısını yaşadık diyebilirim. Arabada çalan şarkıyı mırıldanmamla beraber 40 yıllık dost olduk. E ne demişler, “Bir notanın kırk yıl hatrı var”.

Sabaha karşı Washington sokaklarında ilerlerken bir yerlerde durup yemek yemeye karar verdik. 24 saat açık bir Kore restoranına gittik. Enteresan bir deneyimdi. Yemekler masanızda pişiyor, taze taze yeme şansı buluyordunuz. Soğuk biralarımızı yudumlarken uzun zamandır görüşmemiş dostlar gibi sohbet ediyorduk. Gezi Parkı olaylarını çok merak ediyorlardı. Chris ve Aprille’in sorularını yanıtladım, çok keyifli bir akşam geçirdik.

Eve gitmek üzere yola koyulduğumuzda hala habersizdim ne ile karşılaşacağımdan.

Washington DC, Man Cave

Duvarlar kitaplar ve şarap şişeleri ile dolu. Mutfakta sabahtan kalmış bir kutu donut var. Ev mis gibi filtre kahve kokuyor. Beyzbol yıldızlarının fotograflarıyla süslenmiş merdivenlerden yukarı çıkıp eşyalarımı odama bırakıyorum. “En alt kattayız, kahve içiyoruz” diyorlar. Yanlarına iniyorum merakla. Evin giriş katının altına doğru inen merdivenler kapıdan girdiğimde gözüme çarpmamıştı. Adımımı attığım gibi kalıyorum.

Tabelada diyor ki: Welcome to the Man Cave. Kafamı sağa sola çeviriyorum.  Bunlar orjinal olabilir mi diye düşünerek şaşkın şaşkın iniyorum merdivenlerden. Şaşkınlığımı  dışa vurmuş olsam gerek ki Chris açıklama yapmaya başlıyor. Merdivenler ne ki…

Alt katın tamamı eşsiz gitarlarla, binlerce plakla, güzel bir ses ve görüntü sistemi ile, müzik dergileri ve konser DVD’leri ile döşenmiş. Her yer yalnızca ve yalnızca müzik kokuyor.

Duvarlarda aklınıza gelebilecek bir çok sanatçının almış olduğu müzik ödüllerinin orjinalleri çerçevelenmiş asılı duruyor. Yıllar öncesine ait konser afişleri bu renkli ortama daha da büyük renk katıyor. Neredeyim ben diyorum? Avukat olduğunu bildiğim Chris’in “müziğe olan ilgisi” gerçek bir tutkunun ta kendisiymiş aslında. Bu “kitap” daha da ilginç bir hal almaya başladı diyorum içten içe. Chris’le konuşmaya başlıyoruz. Daha sonradan Chris’in hepinizin tanıdığından emin olduğum Slash’in (Guns’n Roses) yakın arkadaşı olduğunu da öğreneceğim. Gençliğimin vazgeçilmezlerinden biri olan Guns’n Roses’a dair böyle bir şey yaşıyor olmak tüylerimi ürpertiyor. Orta okul ve lise yıllarımın nasıl geçtiğini hatırlıyorum. Sayıyorum; Metallica, Guns’n Roses, Pink Floyd, Queen… Her şeye ve herkese dair eşsiz bir koleksiyon içeriyor bu “mağara” ve ben bu mağarada nefes alıyorum şu anda. Müzikle nefes alıyorum. Benim heyecanımı fark eden Chris, koleksiyonunu nasıl oluşturduğuna dair sorularımı yanıtlayıp, müziğin nasıl olup da hayatının bu kadar büyük bir kısmını kaplamaya başladığını anlatıyor bana. 4 üniversite bitirdikten sonra Federal Hükümet için Fikri Mülk Hakları alanında avukatlık yapmaya başlamış Chris. Küçüklüğünden beri bu müziklere tutkun olan bu adam, gençliğini müzikle ilgilenerek ve müzik hakkında okuyarak geçirmiş. Amerika’nın en ünlü müzik dergilerinden biri olan RIP’in en yakın takipçilerinden biri olmuş. Şimdi ise -inanamayacaksınız ama- derginin tüm telif haklarını satın almış durumda! Yıllar önce Slash’in de reklamlarında oynamış olduğu, çok vefalı ve geniş bir okuyucu kitlesi olan RIP Magazine’in basımı durdurulduktan sonra telif haklarını satın alan Chris, derginin online bir platformda tekrar okuyucularıyla buluşabilmesi için çalışmakta. Tüm misafirperverlikleriyle bana dolu dolu 3 keyifli gece yaşatan bu çifti sahiden özledim! Çevrelerindeki herkes efsunlanmış gibi onlara benziyor, aynı tutkuyla nefes alıyorlar. Dışarı çıktığımızda hep bir ağızdan bağıra bağıra Tool şarkıları söylemelerimiz, bu güzel müzikler hakkında saatlerce sohbet etmemiz asla okumaktan sıkılmayacağım bir “kitabın” içinde bulunduğumu gösterdi bana. Onların tutkusu ile benim tutkum bir olmuş, çağlıyordu resmen. Asla unutamayacağım bu hafta sonu için yanımda olan herkese ayrı ayrı minnettarım!

“Ne tutku yahu” dedirten anlatacaklarım bunlarla da bitmiyor. Bu “kitabı” biraz da kendi ağzından dinlemek/okumak istersiniz diye röportajımın bir kısmını da orjinal halini muhafaza ederek sizlerle de paylaşmak istiyorum:

Chris: Actually, I had subscription to that magazine when I was young. But my mum didn’t like this music I was listening to. So, I was hiding my magazines. She thought that it was a big distraction. This music was sending a bad message, it was all about sex and drugs etc. You know… Satan and all this stuff. However now it is kind of ironic because I own the rights to the magazine!

….

Pınar: How you define your taste of music? How did you start to listen this kind of music?

Chris: Probably I would say hard rock, heavy metal and classic rock. I was in elementary school… Lots of my friends were listening to these stuff and they introduced me. I mean when I was in first grade, I was listening to the bands like KISS, Led Zeppelin and my mother was horrified. You know KISS, crazy guys with all of these make-up and everything. She was like: “What the hell is going on? Who are these crazy people?” I still love them, listen to them. Lately, I have been to Aerosmiht, Van Halen, Rolling Stones, KISS concerts…

….

Pınar: How did you decide to own such a collection?

Chris: When I was a kid, I have collected a lots of sports related memorabilia, the baseball stuff you saw. As I got older, I have realized that my love for this music is never going to go away. That’s when I realized that I want to have kind of music related artifacts around me because I love it so much. All of these things are original. For example, there is one poster of  “Atlanta Pop Festival” from 1969; Led Zeppelin, The Doors, Janis Joplin, they all performed at that show. I love collecting all sort of different things.

Pınar: How many vinyl records or posters you have?

Chris: Oh my God. I have so many that aren’t up. I have so many of them in portfolios that I haven’t framed yet. I probably have, for original rock posters/awards, around hundred or so. For vinyl records, I have thousands. I have been collecting rock memoribilia for ten years. However, I am collecting vinyl records since I was six years old. I always really loved that music! Rock’n roll and heavy metal fans are such loyal fans. They typically rejected by other people on society and they kind of attracted to each other. They bond over something really special. It’s a big deal man! You go to the concerts and you see: People are really united. This is one of the reasons why I enjoy seeing live music that much. It is not just about seeing the band, it is the whole experience.

Pınar: Where did you born? How you end up in Washington?

Chris: I was born in Florida but we moved to Texas when I was 2 years old. I studied in Dallas… Actually, I have four degrees. I have a bachelors degree in biology, I have masters degree in micro biology, I had an MBA and also a law degree. I came over here for my law degree. Now, I am a lawyer for the United States Federal Government and I am specialized in intellectual property. I do IP (intellectual property) law.

Pınar: You seem quite busy. How do you find time for RIP magazine?

Chris: My job allows for a lot of flexibility in free hours. I can choose my hours to work. No one cares when you work as long as you work! So if I am able to do my work a little bit faster, then it freezes up time. I did not open the web site for RIP magazine yet. For now, I have my facebook page to generate some interest in the mean time. I have new posts there all the time about rock n roll history and some current rock news. Right now, I have been using photos that I have been taking for the new RIP web site. I got interested in photo journalism probably about six or seven years now. You see, this magazine is important to me. Slash also shares the same opinion. He said that he would  like to be involved since bringing back the RIP magazine is really exciting for him. This is really important for us to bring back RIP magazine because there aren’t many magazines like that anymore. He (Slash) has been really helpful. On the anniversary of the release of  “Appetite for Distraction”, he sent out a note on his social media accounts to tell people go look at the facebook page of RIP magazine. He has millions of followers, so it was a pretty supportive move that he made. Hopefully, I will be able to get him to participate a little bit more over time. We talked about it, I would love him to write for RIP.

Chris ile Slash’in arkadaşlıklarına dair bir diğer “neşeli” anektot da şu an Chris’in Teksas’taki evinde bulunmakta olan koltuğa dair! Bu koltuk Slash’e ait. Slash’in konu hakkındaki yorumu ise şöyle: “You had to recover it man because of all the crazy sh*t used to happen on that couch!”

Bilemiyorum bu enteresan “kitap” sizin de ilginizi çekti mi… Ama eminim ki müziğe tutkun olan herkes benim duyduğum heyecanı duyardı Chris’le tanışıp kendini Man Cave‘de bulduğunda!

Çocukluğumdaki ve gençliğimdeki bunca özel hatıraya dair enteresan bir deneyim yaşadım. Chris’le kurduğumuz iletişimin bundan sonra da devam edecek olması bana şu soruyu sorduruyor:

Şimdi ben Şirinler’e nasıl olur da inanmam?

Sanırım sahiden de “daha uslu bir çocuk olsaydım Slash’le de tanışabilirdim!

 RIP magazine official Facebook page: https://www.facebook.com/RipMagazine

Sizler için hazırladığımız playlist (by Chris Busch & Pınar Bozkurt):

  • Crazy Train – Ozzy Osbourne
  • Stairway to Heaven – Led Zeppelin
  • I Want to Break Free – Queen
  • Eruption – Van Halen
  • Whole Lotta Love – Led Zeppelin
  • Cortez the Killer – Neil Young
  • Free Bird – Lynyrd Skynyrd
  • Comfortably Numb (the wall part 2) – Pink Floyd
  • All Along the Watchtower – Jimmy Hendrix
  • Show Must Go On – Queen
  • November Rain – Guns’n Roses 
YouTube Preview Image

Bu yazımı 24 Kasım 1991’de vefat etmiş olan Freddie Mercury‘e ithaf ediyorum.

Tutkunu olduğum bir Yıldız’a! 



Comments are closed.