zırva*

Uzun zamandır deniyorum yazı yazmayı. Ne vakitsizlikten, ne de motivasyon eksikliğinden kaynaklanıyor boş kalan satırlar. Zihnimde yuvarlanan düşüncelerin hızını parmaklarım yakalayamıyor gibi hissediyorum. Siyah ve boş sayfalara, beyaz ve akışkan kalemle rastgele sözcükler karalıyorum. Boş satırlarda sırasız ve anlamsız kelimeler. Bırakıyorum zihnim aksın kağıda ki o anlamsızlıkla yüzleşebileyim.

Anlamsızlığa göğüs germek. Anlamsızlıkla savaş vermek. Hiç birini değil, anlamsızlıkla barışabilmeyi diliyorum. Hayatımda anlamını yitirmekte olan nice konsept silikleşirken içimde öfke kırıntıları bırakıyorlar. Bu öfkeyle baş edebilmek için benlik kavramının derinlerine inmek, sorgulamak ve yeniden sorgulamak zorunda kalıyorum. Yeni yeni anlıyorum düşmemem gereken o tuzağa düşmekte olduğumu. Soru sormak değil, zihni daha fazla yormadan soru sormasını durdurabilmek lazım sanırım. Soru sormayan zihin -yani “duran zihin”- deneyimi içsel bütünlüğün sağlandığı o ender denge anlarında vuku buluyor ve o ender denge anları sayesinde fizyolojik gerçekliğimin bile değişmeye başladığını gözlemleyebiliyorum. Sahip olduğum bir baş ağrısını kabullenmek, onun geçmesini sağlıyor desem çok mu afaki konuşmuş olurum, emin değilim.

Bu yazıyı birileriyle paylaşmaya hazır olup olmadığımdan da emin değilim. Ancak içsel bütünlüğün sağlandığı o ender anlarda kenara koymaya başladığımız egomuz için önemli olan “tutarlılık” ve “bir mesaj verme” kaygısı  şu an’ıma hakim değiller…

Durdum. Bir kaç satıra –yalnızca son bir kaç satıra- kaydı gözlerim, yazdıklarımı okudum. Tıpkı zihnimde açılıp kapanan bir sistem varmış gibi hissediyorum. Gözlerimin son bir kaç satıra kaymasına sebep olan o sistem… Devamlı açık kalması ne kadar da yorucu olur kim bilir. Ben bilirim. Kaç sefer kapatabiliyorum ki bu sistemi? Milyonlarca kaygı, milyonlarca ses, milyonlarca doku, milyonlarca duygu, milyonlarca anı ve seni o an’dan uzaklaşan diğer sonsuz sayıdaki faktörler… Benim hayatım? Benim kararım? Benim yaşadıklarım? Ben?

En güzel soru. Ben kimim?

Bilmiyorum. Bana mı sorulmalı bu soru yoksa en yanlış cevaplayacak olan ben miyim?

Siz kimsiniz?

Bunu da bilmiyorum ama siz ile biz bir olmalıyız. Tersi mümkün değil.

Belki biraz alakasız bulacaksınız ama:

“Aykırı yaşadığım doğru mu, öyleyse? Gerçekleştirebilecekken de gerçekleştiremediklerim, özgür olmadığımı mı gösterir – yoksa tam tersini mi: gerçekleştirebileceğim bir şeyi gerçekleştirmeyebilmek, olumsuz anlamda da olsa, özgürlük değil mi?”

diyor Aruoba.

Önünde saygıyla eğiliyorum. Özgürlük sözcüğü kadar anlamsız sanırım ben, sen, o, biz, siz ve onlar… Göreceli ve görememeceli bir oyun. Kimi zaman ışıltılı, kimi zaman iç karartıcı bir illüzyon.

Daha fazla zırvalamak haddim değil. Susuyorum. Durmak lazım. Durabilmek lazım. An’da kalmak, gözlemlemek ve özümsemek lazım. Kayboluyorum.

“Yoksa, kendime bu kadar aykırı bir varlığı nasıl taşıyor olabilirim, kendi içimde?!…”

Okulumuzda son sınıf mühendislik öğrencisi, muhtemelen bir çoğunuzun tanıdığı dostum, idolüm, yoldaş Ege Yağız’ın bir bestesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu kadar doğal ve içten bir şekilde ifade edilebilirdi bir insanın hisleri… Hatta insanlığa dair olan “o şey”…

ps: Videonun altındaki sözlere dikkat!

YouTube Preview Image

“Beynim,

Neden bana bu garezin?

İçime benden izin almadan nasıl girdin?

Söyle,

Acaba ben mi kerezim?

Yoksa ben de çalışmadan çok mu zekiyim?

Lütfen,

Milyonlarca hücrenle,

Kafamı s.tense gel de biraz frenle,

Okulda, evde, işte, metrobüs ve trende,

Asıl kaos dostum kafamızın içinde! 

Her gün yorulmadan, rahat bir nefes almadan, 

Cevapsız sorularla boğuşur bana bi’ sormadan,

Kafamız olmadan,

Mektup yazdık çocuğa doğmadan,

Aman savaşma karanlıkla ışığı yakmadan!

Gel, Yaşamı keşfedelim!

Ruhu bedenin hapsinden azad edelim!

Sorma,

Burası neresi ben ne bileyim.

Kafanın içini kaz ve gör bak derin mi derin.

Hayret, karıncalandı ellerim,

Kimine dostuz, geri kalanlar da kardeşim. 

Olur da sen de işin içinden çıkamazsan,

Otur da senle iki kadeh içelim,

Eyvah,

Kapanıyor gözlerim,

Geçti mi acaba son kullanma tarihim?

Sen de eğer mutluluğu arıyorsan,

Dön de içine bak, kendimize gelelim.

Anlat öğretmenim ben dinlerim,

Söz almadan konuştum çok özür dilerim.

Anne veli toplantısını s.tir et,

Okulla ev arası sıkıştı hayallerim.

Ah,

Seneye mühendisim.

İş görüşmesinde demeye varmaz dilim,

Takım elbise ve çanta değil istediğim,

Sanırım ben bu sistemin içinde mülteciyim.

6 sene sonra araba,

Belki 15 seneye Çeşme’de bir villa,

Kariyerimin 35. yılında,

Şanslıysan anlarsın,

Harbi düzen çok saçma.

Aslında gelecek hiç gelmeyecek,

Yaptığın planlar bir saate eskiyecek,

Acele bir şekilde kafamı durdurmazsam,

Ruhumdan önce aklım beni terk edecek!

Hayret, karıncalandı ellerim,

Kimine dostuz, geri kalanlar da kardeşim. 

Olur da sen de işin içinden çıkamazsan,

Otur da senle iki kadeh içelim,

Eyvah,

Kapanıyor gözlerim,

Geçti mi acaba son kullanma tarihim?

Sen de eğer mutluluğu arıyorsan,

Dön de içine bak, kendimize gelelim.

Aklımda türlü kötü düşünce,

Harbiden çok insan var bir düşününce.

Devrimle değil usta evrimle,

Değişim başladı inan kanka bizimle.

Beynim,

Bırak bahane bulmayı,

Eninde sonunda biliriz sesini kısmayı,

Gözlerinle görmeye kasma dünyayı,

Ne de olsa algın beş duyunla sınırlı!” 

Yüreğine sağlık Ege…. 



Comments are closed.