Yaşam Ağacı ve Zırtapoz – Zırva*3

Sözün özü “müzik” güzel şey.

– Hangi sözün özü Pınar?

– Önemi var mı hangi sözün özünde müziğin olduğu, müzik var olduktan sonra…

Ben de sizlere ufak bir liste hazırladım. Dilerseniz yazıyı okurken, dilerseniz okuduktan sonra dinleyebilirsiniz. Dilerseniz dinlemeyebilirsiniz. Nasıl isterseniz.

not: Reklam çağındayız ne yazık ki. Youtube reklamları için şimdiden özür dilerim.

Paha biçilemez bir şeydir Yaşam. İnsanoğlu olarak her ne kadar devamlı söyleniyor olsak da hayatımızda olan bitenden, sanıyorum ki hepimiz farkındayız ne yapıyorsak yapmamıza, yapmıyorsak yapmamamıza sebep olan dürtünün içimizde gizli kalmış olan “hayatta kalma dürtüsü” olduğunun… Anlayacağınız tüm dünyanın derdi aynı. Gezegen olarak benzer acılar çekip farklı şekillerde dışa vuruyoruz yalnızca. Bu iletişimsizlik yani aslında hoşgörüsüzlük, anlayışsızlık bizi birbirimizden uzaklaştırıyor dahi olsa aynı ve TEK OLAN’ın farklı yansımaları olduğumuzu hissediyorum zaman zaman. Hatta zaman zaman değil küçücük yaşımdan beri böyle hissediyorum.

İçimden bir ses diyor ki: “Burada yanlış giden bir şeyler var. Ne sen o zambaktan, ne o zambak senden farklı. Fil, kedi, köpek, insan (ve kendi içinde dinine, ten rengine göre ayrılıyor) – bunların hepsi aynı. Aynı halt olmalı yahu, tersi bir durum çok saçma olurdu.” Evet, tersi bir durum çok saçma olurmuş sahiden. Henüz herhangi bir ünvan sahibi değilim. Form, anket vs doldururken “öğrenci” yazıyorum hala. Yine de ben de sizler kadar yaşadım işte bu gezegende ve sizlerle yalnızca kendi düşüncelerimi, hislerimi paylaşabilirim. Egomu dile değil kağıda dökebilirim. Ve o bana diyor ki,

İnsan gezegende hayatta kalma dürtüsü en baskın olan ve bunu da en iyi şekilde yapabilen hayvan türü. Diğer hayvanlardan farklı bir beyin yapısına sahip olan “insan hayvanı” gelişmiş egosu YÜZÜNDEN her şeyi sınıflandırarak anlamlandırmaya çalışıyor. Çünkü pek değerli organı beyin işlemeye devam edebilmek için buna muhtaç. Kelimeler, sesler, görüntüler yani 5 duyunun topladığı tüm girdiler beyin tarafından işlem görüyor, dosyalanıyor… Sonradan kullanılmak üzere. Ne için mi? Başka şeyleri sınıflandırmak için. Üretmek için. Hayatta kalmak için. Yardım etmek için ve aynı zamanda sömürmek için. Olmak için. İnsan hayvanı diğer hayvanların ve hatta diğer canlıların tümünden daha şanssız diye düşünüyorum. Bir o kadar da daha şanslı. Bu beyin SAYESİNDE kendi türünü bu kadar acımasızca öldürebilen ve sadece kendi (egosuna dair) emellerine hizmet edebilen bir tür olma hakkı kazanıyor. Mükemmel değil mi? Daha komik olan ise bu duruma eleştiri getirebilen de beyin. İnsan hayvanının bildikleri –daha doğrusu bildiğini sandıkları- ve bilmek istediği –bileceğini sandıkları- türün tamamını o kadar çok meşgul ediyor ki, türün bir çok bireyi kendisini sınırları olan birer birey olarak görürken, bildiklerinden ötesini GERÇEK olarak kabul etmeyen yeni bireyler de yetiştiriyorlar. Beden ve zihin bir yana, tin öyle süzülüyor sanırım havada. Eğlenceli bir imge oldu. Özünde rengarenk parıltılar yayan bir ışık kaynağı olduğumu hayal ediyorum… Çoook daha eğlenceli bir hal aldı şu an hatta. Neyse, ben ne anlatıyordum… Paha biçilemez yaşam diyordum.

Evet, ben Yaşam’ın dengi şudur, bu da şöyledir falan diyemedim henüz. Yaşam’ın ta kendisinden daha kıymetli bir şeyle de karşılaşmadım henüz. Yaşamı bir bütün olarak düşünüyorum aslında sanırım ben. Ölümü de içeriyor. Her şeyiyle –yani kısacası- VAROLUŞ. Var oluş paha biçilemez diyormuşum. Demek istediğim var oluş’un paha biçilemez olduğuymuş. Ölümlü dünya ve ölümsüz dünya diye iki seçenek olsa ölümsüze mi giderdiniz? Öyle bir yaşam mı sizin sevdiğiniz?

Ben de her insan hayvanı gibi –hatta her canlı gibi- korkuyorum ölümden ama çok yüzeyde değil gibi duruyor bu ölüm korkusu. Sanki benim açımdan o kadar da fark etmeyebilir ölümlü dünya ve ölümsüz dünya. Zaten hiç bir şeyi kontrol edemiyor değil miyim?

ZIRVA’ladım yine.

Geçenlerde Türkiye’de İzmir yakınlarındaki Karagöl’de gerçekleştirilen bir festivale katıldım. Tree of Life. Yaşam Ağacı. Yaşadığımı fark etmeme yardımcı oldu diyebilirim. Günlük hayatımızda uğraştığımız şeyler öye bir noktada ki ben kendi döngümden sıyrılabilmek için ağlar oldum. Kendi döngüm giyorum çünkü zaten tersi bir durum söz konusu değil. Herkes kendi hayatının mimarı, herkes kendi öyküsünün hem yazarı hem kahramanı. Kontrol edemiyor olabiliriz –olabilir miyiz?- ama kontrol etmeye çalışmıyor değiliz. İnsan Hayvanı var olmaya başladığından yana gelinen bu noktaya bakılırsa net olarak görülebilir neden KAYBOLDUĞUMUZU düşünüyor oluşum… Şahsım adına kaybolduğumuzu ve kaybolduğumu düşünüyorum. Kendimi –gerçekliğimi- bulmak için yapabileceğim pek bir şey de yok sanırım. AKIŞ’ın kendisi benim önüme bazı şeyler çıkaracak ve ben onların arasında su gibi süzüleceğim. Geçtiğim yerlerde iz bıraksam dahi gün gelecek o iz silinecek ve benim arkamdan süzülen binlerin, milyonların izleriyle kaplanacak. Böyle anlarda kafamda bir görüntü beliriyor. Bir film sahnesi gibi. Dünyayı böyle özel bir kamerayla çekmişler sanki. Toprağın her metrekaresi insanlarla kaplı. Kafalarından çıkan konuşma baloncukları görüyorum ama onlar aslında düşünce baloncukları aynı zamanda. Asla susmayan zihnimizi temsilen gördüğüm bu imge bana aynı zamanda bütünün birer parçası olduğumuzu ve BİRLİK, TEKLİK, VARLIK kavramlarını bizzat oluşturduğumuzu gösteriyor. Birbirimizden hiç bir farkımız yok işte. Yok. İstediğimiz kadar ötekileştirelim hayvanları, birbirimizi… Tüm ağaçlar, insanlar ve hayvanlar ve bulutlar ve güneş ve gezegenler… Her şey. Her şey BİR.

Yine konudan koptum sanırım. Zihin işte.

Tree of Life diyordum. Herkes bir, herkes tek ve herkes herkese dair. Beklenilenden çok daha fazlası. Gözükenden çok daha fazlası olduğunu da düşünüyorum. Aranızda orada bulunmuş olanlar vardır. Belki de neden bahsettiğimi hiç anlamıyorsunuz, hatta anlam veremiyorsunuz, saçma geliyor… Belki de o kadar iyi anlıyorsunuz ki benim anlattığımdan çok daha fazlası beliriyor zihinlerinizde, ruhunuza da dokunuyorsam ne ala… Ben tabii ki yalnızca kendi deneyimimden bahsediyorum, bana özgü olandan.

Paylaşmanın, anlaşılmanın, umursanmanın ve umursanmamanın, çarpışan değil sevişen egoların minik Harikalar Diyarı. Ben de Alice olmuştum işte…

Değişen hayatıma dair bir film izledim gibi hissediyorum.

Hayatımın değiştiğini hissediyorum.

Söz vermiş gibi her gün bitiminde güneşi selamlayan ve ona şükranlarını ileten -en önemlisi buna vakit ayıran- insanların yanında soluk alıp vermek,

bebeklerini televizyon karşısına değil de doğaya getiren aileleri gözlemlemek, başkalarına yalnızca bedenleriyle değil ruhlarıyla dokunan insanlarla göz göze gelmekti benim için Tree of Life…

Hem kendimle, hem kendime dönmeyi başarabilirsem yüzleşeceğim GERÇEKLİKLE, hem de aynı yolda yürüyen bunca insanla tanışma şansım oldu. Bu güzel deneyimin peşinden gideceğim önümüzdeki günlerde de. Başka bir yazımda Macaristan’da gerçekleşecek olan OZORA isimli festivalde yaşadıklarımdan bahsedeceğim sizlere. (Hep aynı şeyleri söyleyeceğim kısacası… Hem size, hem kendime. Unutmamak gerek.) 

 

Orada da söylemiştim, yine söylemek istiyorum: Bunca insanın derdi aynı. Herkes kendi dırdır’ını (iç sesini) dindirmeye gelmiş. Müziğe kapılmış, adeta bir ayin yapıyorlar. Ruhlar el ele, bedenler yanyana dans eden bir güruh.

Eşsiz bir deneyimdi diyebilirim. Hayatımda yapmış olmaktan en çok mutluluk duyduğum şeylerden birisi orada bulunmak olabilir. Yalnıca bu güzel insanlarla değil, kendimle de tanıştım : yine, yeniden…

(Hatta babamla da tanıştım yeniden, bunu rahatlıkla söyleyebilirim sanırım.) Benim bir babam var. Bir “zaman kadar önce” birlikte etmekte olduğumuz bir kahvaltı esnasında elini büyük bir ciddiyetle bana doğru uzatıp: “ZAMAN diye bir şey yok kızım, biliyorsun değil mi? Bu konuda hemfikir miyiz?” diye soran. Sonra da büyük bir ciddiyetle “her şeyin algılarımızın bir sonucu olduğunu, algılarımız değiştikçe gerçekliğin –hatta zaman denilen şeyin- de değişim gösterdiğini ve bunun hayatın sırrı olduğunu” açıklayan bir babam…

Bön bön suratına bakıyordum diye hatırlıyorum.

Şimdi olsa yine bön bön bakardım onu da biliyorum.

Yine de söylemek istiyorum,

Babacığım seni artık daha iyi anlıyorum.

Notlar halinde yazmaya başladım artık yazılarımı. Resmen aklıma ilk gelen düşünceyi yakalayabilmişken kağıda döküyor, bu sayede de sizin kafanıza başka düşünce tohumları ekebilmeyi başarıyorum. Hiç bir anlam taşımayan yazılarıma yükleyeceğiniz ve yüklediğiniz anlamları benimle de paylaşsanız ne güzel olur. Hayatımın tamamını bir kaosun ortasında olduğumu düşünerek geçirdim. Sanırım düşündüğüm için sorun oluyor. Ya da bir saniye, “Ben bir sorun göremiyorum”. Ya da başka bir saniye, “Ben bir kaos göremiyorum.” Ve bir başka saniye daha, “Ne görüyorsun ki acaba?” Gözlerimin izin verdiği kadarını… Bütüne dair olanın sadece bir kısmını. Kedicikten daha farklısını. Sinekcikten bambaşkasını. Yani sadece kendi sınırlarımın kapsamasında kalanını…

O zaman hangi gerçeklikten bahsedebiliriz ki? (Bilmece gibi oldu.)

Gündelik hayatımızda bir sürü saçma sapan şeye para harcıyoruz, vakit harcıyoruz, kendimizi harcıyoruz. Yapacak daha iyi neyimiz var bilemiyorum, daha az yiyip seyahat etmekten başka… En azından gözümüzü kapadığımızda önümüze serilecek bir “harikalar diyarı”na giriş bileti alabiliyoruz mesela. Sahiden yapacak daha iyi bir şeyiniz yoksa, hippi festival kültürünün devamı olmayı hedefleyen bu festival serisine bir şans verin derim…

Hiç bir “baltaya” sap olmadığım/olmadığınız/olmadığımız nice günler dileklerimle,

(We <3 Nature)

Zırtapoz’dan sevgilerle…

Yazarın notu:

YouTube Preview Image



Comments are closed.