Altın Çağ

Yaşamadığınız bir çağa özlem duymanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Tuhaftır, çünkü daha önce deneyimlemediğiniz bir şeyi insan ne kadar içselleştirebilir, ne kadar içinde olduğu durumdan kendini soyutlayıp başka bir duruma kendini daha ait hissedebilir değil mi? Fakat ben adeta çocukluğumdan beri, dinlediğim her eski şarkıda, okuduğum her eski kitapta, izlediğim her eski filmde “ben bu çağda yaşamalıydım yaa!” diyorum, şarkı ya da film hangi yıla ait olursa olsun. Yani, “geçmişe kalkan ilk uçağa” bilet almak istiyorum, nereye gittiği önemli değil.

Woody Allen’ın yarı-fantastik filmi Midnight in Paris’de “altın çağ” kavramı vardı, yaşanmak istenen çağ anlamında kullanılıyor, ve kişiden kişiye değişiyordu. Bu film hakkında bir arkadaşımla konuşurken, belki de geçmişte yaşamaya bu denli özenmemizin nedeninin “şimdi yaşadığımız çağdan memnun olmamamız, geleceğe dair karamsar beklentilerimizin olması, geçmişse zaten yaşandığı için, iyi-kötü tüm yönlerini bilmemiz, bizi şaşırtmayacağı/hayal kırıklığına uğratmayacağı” olduğuna karar vermiştik. Bunu birey bazında demiyorum; birey olarak 5-10 yıl once olduğum yerden çok daha mutluyum da; dünya bazında düşününce, her şey gün geçtikçe daha da bozuluyor sadece.

Hangimiz özenmedik ki özgür hippi ruhuna?

Kabarık tüllü elbiselerin, çay partilerinin, baloların revaçta olduğu, sanata eğilimin patlama yaptığı Rönesans Avrupası? Düşük bel elbiseler, uzun inci kolyeler, püsküller , kristal işlemeli clutch çantalar, jarse bluzlar, tüylü yelpazeler, uzun saten eldivenler, kadife topukluların revaçta olduğu; “jazz çağı” dediğimiz 1920’ler Amerikası? Lunaparka bile döpiyesle, tüllü büyük şapkalarla gidilen, erkeklerin centilmenliğinin, kadınların zarafetinin tavan yaptığı 1940 ve 1950’ler? Bol, renk cümbüşü, bohem fakat bir o kadar şık görünen kıyafetlerin moda olduğu, bir gitarla hayatını idame ettirebilen “hippi”lerin yaşadığı 1960’lar? Kocaman halka küpelerin, kabarık saçların, renkli janjanlı kıyafetlerin gardropları dolduruğu disko çağı 1970-1980’ler? Belki bundan 30 yıl sonra, şu an içinde olduğumuz çağı bile özlemle anacağız, bu günlerin bile kendi akımı, kendi kültürü, kendi güzellikleri olduğunu idrak edeceğiz ama benim için şu an eski olan her şey yeni olandan daha ilgi çekici görünüyor.

Şıkır şıkır jazz çağı

Filmler, yapıldığı ya da anlattığı dönemi tasvir etmede tartışılmaz en somut, en doğru sanat eserleridir. Evet, şimdiki filmlerin komplike senaryolarına, pahalı prodüksiyonlarına yaklaşamıyorlardı belki; ama basit dümdüz senaryoyu öyle kaliteli bir şekilde yansıtıyorlar ki; IMDB’de Top100 listlerini eski siyah-beyaz filmlerin doldurması bir tesadüf değil. Özel efekt yok, dünyanın her köşesini set olarak kullanabilme olanakları yok; ama emek var, kalite var. Daha geçtiğimiz günlerde Singin’ in the Rain’i izlerken bunu tekrar düşündüm; bugün bir oyuncunun şarkı söyleme ya da dans etme yeteneği olduğunu öğrendiğimizde onun bu “çok yönlülüğüne” şaşırıyoruz, iyi rol yapabilen sayılı oyuncuları ilah ilan ediyoruz. Halbuki olması gereken bu, adamların işi bu. Tamam, Singin’ in the Rain zaten bir müzikal, elbette onun oyuncuları müzik ve dans konusunda da yetenekli olacak; ama aksiyon ya da Western filmlerinden tanıdığımız nice aktörün bile aynı zamanda ressam, siyasetçi, yazar olmak gibi meziyetleri olduğunu öğreniyoruz. Ya da o dönemki sanatçılar, gerçekten “sanatçı” olduğu için, halkın kendine rol model olarak alabileceği nitelikte kişiler. Bugün, izlediğimiz filmlerdeki oyuncuların, dinlediğimiz şarkıları seslendiren insanların bir kısmının ne yozlaşmış hayatları olduğunu, magazin programlarını izleyip “cıkcıkcık” diye onları eleştirirken; eski sanatçılar kitleleri avcunun içine alabilen, etkileyebilen, kendi akımlarını yaratabilen, topluma her davranışıyla örnek olabilen, özel yaşamlarındaki çalkantıları milyonlarca insanların önünde yaşamayan insanlardı çünkü.

Bugün hala ipod’larımızı nice 20-30-40-50 yıllık şarkıların dolduruyor olması da bir tesadüf değil elbette. Bugün müzik dünyasında bile gerçek enstrümanlar, “gerçek sanatçılar” yerini, bilgisayar ortamında yaratılan müziğe, türlü efektlerle oynanmış, artık insan sesine bile benzerliği kalmamış seslere bırakmışken; kalitenin yavaş yavaş hayatımızın her alanından çekilmeye başladığını söyleyebiliriz.

Henüz üniversite çağında olan birinin “nerede o eski bayramlar” minvalinde konuşması pek normal sayılmasa da; ben bile benim doğalım olması gereken bir çağı böylesine eleştirebiliyorsam; 70-80 yaşını devirmiş insanların günümüz yaşantısına bakıp burun kıvırmalarını kesinlikle anlayışla karşılayabiliyorum. Teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanıp bundan oldukça keyif de alan bir insan olsam da; her şeyin daha masum, daha yavaş ve daha gerçek yaşandığı çağlarda yaşama şansım olsa, saniye düşünmez kabul ederdim.



Comments are closed.