Aylak Adam

“Yabancılaşma”, modernleşmenin bir yan ürünü olan, özellikle metropollerde bireyler arası etkileşimin küçük yerlere göre çok daha az olmasından dolayı “bireyselleşmenin” artmasıyla ortaya çıkan bir kavramdır. Georg Simmel’in, SPS dersini alanların hemen hatırlayacağı “Hiç kimse kendisini bir metropolün ortasında hissettiği kadar yalnız ve mutsuz hissedemez.” sözünde de bahsedilen bu “yalnızlık” ve “yabancılaşma” hissinin, edebiyat gibi, yazıldığı ya da anlattığı çağın özelliklerini işleyen bir sanat dalında kendine yer bulması kaçınılmazdı. Ben de, yabancılaşma deyince akla gelen 2 kült yapıtı, yani L’etranger (Yabancı) ve Aylak Adam’ı arka arkaya okudum. L’etranger 1942, Aylak Adam 1959 tarihli romanlar; yani tam olarak metropolleşmenin büyük bir ivmeyle arttığı yıllar.

Önce, Albert Camus’nun L’etranger’ından başladığım için, Aylak adam sık sık bana L’etranger’ı anımsattı. Zaten Yusuf Atılgan da bu kitabı yazarken Camus’dan etkilendiği de söylemiş; kaldı ki aynı olguyu işleyen iki eserin benzemesi kaçınılmazdı ve böylesi bir ilham almanın olumsuz bir sonuç verdiğini düşünmüyorum, bilakis Atılgan harika bir esinlenmeyle çok başarılı bir eser koymuş ortaya.
Her ne kadar, her iki kitabın da merkezi “yabancılaşma” olsa da; kitapların ana karakterleri C. ile Meursault temel noktalarda ayrılır birbirinden. Meursault, sadece çevreye değil, kendine karşı da bir yabancılaşma içerisindedir. Hayattan ya da dünya’dan ya da kendisinden hiçbir beklentisi yoktur. C.’de de benzer bir soyutlanma vardır, fakat C. yine de bir arayış içindedir. yaşadığı çevreden kopmasının en önemli nedeni, artık hiç kimsenin onu şaşırtmamasıdır. Gördüğü hemen herkesin aklından ne geçtiğini, yapacağı bir sonraki hareketi tahmin eder ve bu yüzden de herkesten sıkılır. Ve yine bu sebeple de arayış içindedir, kendini şaşırtacak birini, “O”nu arar. “Ben toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olamayan tek tutamağı arıyorum : gerçek sevgiyi.. Bir kadın.. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlikte düşünen, duyan seven bir kadın…” Yani bir arayışı olan, karşısına aradığı gibi birinin, kitabın devamında anladığımız üzere Zehra teyzesi gibi birinin, çıkacağına inanan bir karakterdir. Ve sonunda C.’nin bu aylaklığına, yabancılaşmasına, arayışına, bacaklara olan korkusuna vs. neden olan olayların, Freudyen bir açıklaması olması da benim için tatmin edici oldu. Çocukluğuna dair minik anıların aralara serpiştirilmesi de başka bir güzellikti tabii. (“Reçel kıvamına gelince indirirsin” sözünü hatırladınız mı?) Nitekim, onu en çok şaşırtan da “tahmin ettiği gibi vedalaşmadığı için” Güler ve aynı zamanda da B. olur. Meursault’ya gelince; onun böyle bir umudu, böyle bir arayışı yoktu, o benim gözümde akıntıya kapılıp giden, hayatının gidişatı hakkında bile kafa yormak istemeyen daha bıkkın bir karakterdir ve herhangi bir şekilde hayatının yön değiştireceğine, mutlu olacağına inanmaz; daha doğrusu bunu düşünmezdi bile.

Aylak Adam’da, C. hakkında kafamda oturmayan tek şey, Güler’e o kadar uzun şans vermesi olmuştu. Evet, Güler şaşırtmıştı onu, ama aynı zamanda şaşırtan C. de değil miydi? Daha en başında Güler’in toyluğunu görünce anlaması gerekmez miydi, “o” olmadığını? Ve hatta Güler’in hayalinin “3 oda+1 salon, 2 çocuklu klasik aile düzeni” olduğunu öğrenince neden yine vazgeçmemişti? Sadece gözleri, bu kadar kapılmasına yeter miydi? Çünkü, C. başından beri değiştirebileceği birini aramıyordu ki, “o”nu arıyordu, o da hazır, hayallerindeki gibi biri olarak gelecekti. Bu, iç tutarsızlık olarak adlandırılamayacak, belki de bilinçli bir durum bu aslında, sonuçta hikaye devam etmeliydi, ve hikaye ancak arayışın devam etmesiyle sürebilirdi. Hatta kitaptaki C.’nin, Güler ve B.’yi ilk gördüğü andaki “açık mavi montlunun, yani B.’nin arkasından gitse hikaye bitecekti” cümlesi de bu durumu açıklıyor aslında.

Aylak Adam, Türk edebiyatının yabancılaşmayı konu alan ilk yapıtı değildir; Sait Faik’in Lüzumsuz Adam öyküsü de, daha yüzeysel olsa da yine metropolde yaşayan, çevresine yabancılaşmış bir karakteri konu alır, fakat bana göre Aylak Adam bu ve benzeri yapıtların karakter kurgusu açısından en başarılısıdır. Nitekim, “yabancılaşma” ekseninde gittiği için etkileşimin kaçınılmaz olduğu bu yapıtlar, bundan yaklaşık 20 yıl kadar sonra, doğrudan olmasa bile Oğuz Atay’ın klasiği “Tutunamayanlar”a da ilham olacaktır.



Comments are closed.