İlk izlenimler

Milano’ya ayak basalı bugün itibariyle iki hafta ve bir gün oldu. Ama çok garip bir şekilde sanki aylardır burdaymış gibi hissediyorum. Hani insanların bahsettiği alışma dönemini çok hızlı atlattım galiba. Bunda Sabancı’daki oda arkadaşım Ece ile birlikte Milano’ya gelmiş olmamızın etkisi büyük sanırım. Ece benim için Sabancı’da ev demekti, şimdi de Milano’da ev demek. İyi ki var.

 

Gelelim fasülyenin faydalarına. Daha önceki yazımı okuyanlar bilir. Biraz korkuyordum ve endişeliydim. Hani Milano’ya gidip de, ben ne halt etmeye geldim buraya derim diye. Ama sanırım rahatça söyleyebilirim ki; endişelerimin yerini, ‘iyi ki buradayım’lar aldı bile.

 

Nerden başlasam Milano’yu anlatmaya bilmiyorum. O yüzden “aperativo”dan giriveriyorum. O da ne derseniz, “aperativo” ödediğiniz bir içki karşılığında açık büfeden sınırsız bir şekilde yararlanabilmek anlamına geliyor. Böyle bir icadın olduğu şehri kim, nasıl sevmez ki? Genelde “aperativo” ile ilk tanışıklığınızda sınırsız açık büfenin büyüsüne kapılıp asla doymadığınızı zannedebiliyorsunuz. Ama çarpı üç olarak doymuş oluyorsunuz. Biliyorum pizzalar çok lezzetli ama olur da yolunuz buralara düşerse dikkatli olun, abartmayın.

 

Milano’da garip bir şekilde çok fazla türk var. Yabancılık çekmeyeceğinizi, haftada en az ortalama bir, iki türke rastlayabiliceğinizi söylesem çok da yanlış olmaz sanki. Daha geldiğimiz gün Konyalı bir amcayla karşılaştığımız gibi, ertesi gün yürürken (türk olduğumu bilmeden) çantamı çekiştiren kızlar tarafından adeta takip edildik. (İlk seferimdi, onları utandırmamayı seçtim diyebiliriz.)

 

 

NABA’ya (Nuova Accademia Di Belle Arti), yani Milano’daki kısa süreli okuluma gelirsek; TANRIM HERKES Mİ GÜZEL GİYİNİR? Hayır zaten Milano’da adetten gibi güzel giyinmek, ama okul bir başka. Moda tasarımı okuyan öğrenciler çıtayı yükseltiyor fazlaca. Ben ki bazen odadan çıkarken, nasılsa derse kadar gidip gelicem kimse görmez diye düşünürüm Sabancı’da. Burdaki yaşam şartları bana zor. Ama hep istediğim, asla olamadığım o kız olma yolunda Milano beni terbiye etmeye başladı bile diyebiliriz.

 

Burayla ilgili bir başka paylaşmak istediğim gözlemim ise kahvenin sudan ucuz olması. Yani tamam musluk suyu içilebiliyor, marketten almadığın takdirde su bedava aslında. Ama hani okulda bir otomattan gidip su almak istersem 50cent, “cappuccino” almak istersem 40cent. Bu nasıl iştir. Tabi ki Starbucks yok. Boşuna aramayın, yorulmayın. Zaten yani “espresso”yu adamlar bulmuş, gidip Amerikan kahvesi istiyorum demeyin hani. Kahveler güzel olmasına güzel, hakkını veriyorlar da; hep bir shot boyutundalar. Çok küçükler! İlk höpürdetmeyle kahvenin bitmesi bir oluyor. Fazla kısa süreli bir mutluluk.

 

Tüm bunların dışında erasmuslu olmak güzel şey. Önyargılar yok, herkes tanışmaya, arkadaş olmaya, bilgiye çok açık. Evet sürekli bir partileme isteğiyle yanıp tutuşma hali var. Gerçekmiş o. Sürekli de bu ateşi canlı tutmak için partiler oluyor. Ama ya son sınıfta bu işe kalkıştığımız için, ya da içimiz yaşlı olduğu için; çok partiliyemiyoruz Ece’yle. Öyle ki Türkiye’deki arkadaşlarımız tarafından ayıplanıyor, “Gidin partileyin BE!” diye azarlanıyoruz. Böyle bir baskı altında partileyebildiğimiz kadar partiliyoruz biz de, elden ne gelirse.

 

Son olarak evet biraz klişe ama italyan erkekleri gerçekten çok yakışıklı. Yolda, günde en az bir kez “Bu adamla evlenirdim!” diyebiliyorum mesela. Hayaldi, gerçek oldu!

Pizzalar ve makarnalarla mideye; her hafta değişen vitrinleriyle ve Duomo’suyla göze; yakışıklı italyan erkekleriyle kalplere hitap eden bu şehri hepinize tavsiye ediyorum. Su sıcak, yanıma gelin; Avrupa’ya gidip de uğramadan dönmeyin diyorum.

 

 

Gizli saklı kafeler, turistik mekanlar ve daha fazla erasmuslu anısı, yazısı için takipte kalın.



Comments are closed.