Herkesin Sevmeyeceği Filmler

Ben film eleştirmeni falan değilim, öyle izlemediğim film yoktur derecesinde geniş yelpazemle de övünemem. Ama sağdan soldan ilgimi çeken bir film duyup izlemek benim için ibadet gibi, nedendir bilmem.
Herkesin kendine has bir film skalası oluşmuştur az çok. “Şu filmlerde böyle oluyorum, ay şunun filmiyse kesin izlerim, şu tarz filmleri ancak cesedime izletirsiniz…” tarzında mottolarımız vardır. Hatta belki bir “the best” bir “top 10” listesi yapanlarımız da olabilir. (facebook’ta bir de bunun top 10 listesini çevirin gençler, başka bir allama pullama seansı daha, hadi bakalım)
İnsan yıllar yılı o kadar film izleyince kalıplara sokmakta zorlanıyor kendini. Söz gelimi zamanında Harry Potter serisinin ilk filmlerini replik ezberlercesine izlemiştim, şimdi hala sıkılmadan izlesem de en sevdiğim film diyebilir miyim, veya bir başkasına ne vaat ederek tavsiye ederim bilemiyorum. Geçici listeler oluşturmalı belki de insan. “Şimdilik en sevdiğim üç” gibi mesela, kendine has yakınlıklarını da belirterek bu filmlere. Neyse efendim.
Gelelim bu yazının konusuna. Okul tam açıldı açılmadı vesaire derken geçen haftaya kadar su içer gibi film izlediğimi fark ettim. Filmerimin çoğunu daha önce boş zamanlarımda araştırıp bir köşeye yazdığım, Onedio vb. yerlerdeki listelerden gözüme çarpan filmler arasından seçtim. Örneklem büyük olunca haliyle “abi bir film izledim, uçurdu beni yeminlen” cümlesini hepsine yapıştıramıyorsunuz. Sıkıldığım, bölerek izlediğim, izlediğim ama üstünde duramdığım bir sürü film oldu. Ama sonraları fark ettim ki aslında bunların hepsi farklı yerde farklı zamanda ve farklı kişiler tarafından izlendiğinde bende uyandırdığından çok daha güzel duygular uyandırabilecek filmler. O yüzden biraz eleştirel bir bakış açısı şey yaptırsın diye nacizhane bir deneysel çalışmayla karşınızdayım. Herkesin sevmeyeceği ama bazılarının sevebileceği filmler. Hadi bakalım.
Herkesin Sevmeyeceği Filmler
1-Hitchcock
İsminden de anlaşılacağı üzere ünlü yönetmen Alfred Hitchcock’un hayatını anlatan otobiyografik film, uzaktan göründüğü gibi belgesel tarzında değil. Ama öte yandan tüm gerçeklikleriyle bir hayatı yansıtmaya çalıştığı için de insan ilişkileri, karakter analizleri filmde olabildiğince ön planda tutulmuş. Yani duayen yönetmenin kendi filmleriyle pek aynı havada değil. Ama daha çok genel kültür için, boş zaman için veya Hitchcock’un ilginç ve komik kişiliği için boş zamanın değerlenebileceği filmlerden. Bu film herkesin hoşlanmayacağı filmler listemde bir numarada, istisnalar ise özellikle Alfred Hitchcock filmleriyle, spesifik olarak Psycho filmiyle ve eski filmlerle oldukça içli dışlı olanlar.

Scarlett’ın da bu filme kattığı çok şey var, eklemeden geçmeyeyim.

2-Blue Jasmine
Yine ağır ilerleyen, yer yer mizah barındırsa da dram ağırlıklı bir öykü. Blue Jasmine Manhattan sosyetesinden gözbebeği bir kadının aile ilişkilerinin yerin dibini boylamasıyla nasıl hayatının alt üst olduğunu, nasıl sıfırdan başlayıp yeni bir hayat kurmaya çalıştığının öyküsü. Filmde Cate Blanchett’in Oscar kazanan oyunculuğu belki de öyküden daha ön plana çıkmış durumda. Sonu birazcık sürprizli olsa da, anlatılan jet sosyete hayatı da bize oldukça uzak geldiği için çoğumuzun kendinden bir parça bulamayacağı filmlerden. Öte yandan bence kadın-erkek ayrımının işin içine girmesine neden olabilecek bir film çünkü bir kadının başından geçenleri bir kadına dert yanması havasında çok detaylı ve dramatize edilerek anlatıldığı bir film. Kıscası zaten izleyici kitlesinin yarısının çok sevmeyeceği bu film Blanchett hayranlarının, New York tutkunlarının, ağır ilerleyen dram filmlerinin, olaylı boşanmalar yaşayan veya hayatı alt üst olup başkalarının da bunu yaşayabileceğini izlemek isteyenlerin hoşuna gidebilecek cinsten.

Blanchett, yıkılmışlığın en güzel halini oynamış, Oscar sonuna kadar helal olsun.

3-Purge : The Anarchy
Purge hikayesi, geçen sene devlet mekanizmalarını işlediğimiz bir derste hocamın önerisi üzerine başladığım bir seriydi, o zaman seri değildi tabi. Filmin oldukça ilginç bir çıkış noktası olsa da senaryonun işleyişi o kadar da güçlü gelmemişti bana. Şöyleki, ilerleyen yıllarda Amerika’da işsizlik ve suç oranı yerlerde, her şey güllük gülistanlık ama senede bir gece dışarı çıkıp 12 saat boyunca isteyen istediğini öldürüp kesmekte ve her türlü suçu işlemekte serbest, buna halk olarak arınma diyorlar ve bunu bir tür doğal eleminasyon olarak görüyorlar. Hakkını verelim, böyle devlet-siyaset işleriyle içli dışlı olanların “heyt be” diyeceği ilginç bir senaryo. Filmin ikincisini sinemada izlediğimden ve belki ilkine nazaran daha gelişme kat ettiğinden dolayı daha çok beğendim. Ama yine de distopik öykülerin kaderinde olduğu gibi çok da gerçeği yansıtmayan şeyler hayal etmekten o kadar da hoşlanmayan insanlara “aman sen de” dedirtmiyor değil. Tüm gerilim-suç filmleri klasmanında baktığımızda da öyle tahmin edilemeyecek ya da helal olsun dedirtecek sürprizler ve efektler de yok. Oyunculuğun da ortalama düzeyde olduğu bu film ne yazık ki distopya ve siyaset hikayelerini seven, hayalgücü geniş veya en kötü ihtimalle uçuk vahşet hikayeleri izlemekten hoşlanan kesimin sevebileceği cinsten olmakla yetiniyor.

Bu Gece Herkes Birer Seri Katil Olacak !

4-Amerikan Güzeli
Amerikan Güzeli pek çok sitede kült film sayılacak derecede puan almış olsa da benim filtremden daha farklı süzülmüş bir film. Filmde sorunları olan bir baba-oğul, kızının arkadaşına cinsel bir arzu besleyen baba, birbirlerine destek olmakla sorunlarına meydan okuyan genç bir çift ve aslında insanların yakından bakınca nasıl daha farklı hayatlar sürdükleri anlatılagelmiş. Detaylara girersem filmin motiflerini çözmem gerekecek tek tek ama anlaşıldığı üzere bu dram filminde de bolca psikolojik analiz, bolca insan ilişkisi ve bolca durum anlatıları mevcut. Filmde öyle Akıl Oyunları’nın sonundaki gibi çığır açıcı bir “Aman Allahım!” sürprizi de söz konusu değil, ondandır ki net bir çıkış noktası veya noktaları görmek de mümkün olmuyor filmde. Ama içinde hem cinsel buhranları hem kişilik buhranlarını hem de ilişki buhranlarını barındırdığı için insanın kendinden daha bir şey bulabileceği filmlerden. Yalnızca yine adında da geçtiği üzere daha çok bazı Amerikan ailelerinin tipleştirildiği filmde bizim kültürümüze çokça uzakta duran ve kimilerine yer yer küfür ettirecek unsurlar mevcut. Ondandır ki bu film bazılarını rahatsız ederek veya onlara saçma gelerek sevilmeyen kategoriye girebilecek cinsten. Ama aile dramı sevenler, tabular konusunda muhafazakar olmayanlar ya da tabularını yıkmak isteyenler, teenage gençliğin başından geçenleri izlerken kendi melankolilierine dalmaktan mazoşistçe zevk alanlar bu filmden hoşlanacaktır.

Evet, yıllar yılı medyada kullanılan meşhur gül havuzu kültü bu filmden çıkmıştır gençler, bilelim

5-Pleasentville
Çok tesadüfi izlediğim bu film, tatlı mı tatlı; ama benim için hiçbir zaman muhallebiden kazandibine yükselemeyecek filmlerden. Pleasentville, olağanüstü bir kurgu sayesinde, anlaşamayan iki kardeşin siyah beyaz ve güllük gülistanlık bir kasaba dizisi olan Pleasentville’e mahkum kalışlarını anlatıyor. Hikayemiz onların buradaki bu tekdüze sorgulamasız mutluluğu nasıl renklendirdiği ve insanı özgürleştirdiğini anlatıyor bir yerde. Filmin kritik çizgisi, konunun çok saçma bulunması ve aslında anlattığı önemli bir şey anlatıyor olması konusunda insanların ikiye bölünebilmesi. Ben oyuncularını gördüğümde konudan daha çok ilgimi çekmişti aslında, özellikle Tobey Maguire değil de Reese Whiterspoon olduğu için izlemek istedim. İnsanın aslında arzularının, ifade hakkının, kötüsüyle iyisiyle kendisini yansıtabilmesinin önemini anlatmış bence film ki mesela burada ben filme ortanın iyisi diyen sınıfta kendimi görebiliyorum ama filmin zaten ağır tempolu olmasının yanında bir de süresinin aşırı uzun olması, mizahın çok da zekice yansıtılmaması o an kafası yorgun olanların filmi direk “çocuk filmi ya bu” kategorisine sokmasına neden olabilir. Pleasenville’i alternatif konuda filmler izlemeyi sevenler, eski zaman uyarlamalarından ve benzerlerinden hoşlananlar, Whiterspoon hayranları bayıla bayıla izleyebilir bence.

Bu arada film ne siyah-beyaz ne de renkli formatta, sonradan renklenen cinsten 😀

6-Grand Budapest Hotel
Çizdiği dünya ile değil diğer komedi filmlerinden, diğer tüm filmlerden ayrı bir yerde duran Grand Budapest Hotel, bir kitap uyarlaması olması ve konusunun ilginçlik vaat etmesiyle ilgimi çekmişti. Adrien Brody, Ralph Fiennes, Jude Law gibi şu an aklıma geliverenden çok daha fazla yıldız ismi barındırması da cabası olunca bir dönem filmi sever olarak bu filmi izledim. Ama şimdi sorarsanız mesela bir otel sahibinin bu oteli zamanında nasıl kazandığının öyküsünü anlattığını hatırlıyor ama detaylara inemiyorum. Öyle her dakikasında katıla katıla gülmediğim ve gülerken çok da düşünmediğim filmlerden. Ama Pleasentville’de olduğu gibi gerçeklikten oldukça uzak gibi gelen bir dünyayla karşı karşıya kalmayı seven hayalperest-fantezik insanlardansanız bu filmi oldukça başarılı bulabilirsiniz. Filmi herkesin sevmeyeceği filmler listesinde geride bırakmasının en büyük nedeni hala oyunculukların başarısı bence, izleyen çoğu insanın eleştirel değil keyifli bakabileceğine inandığım filmlerden. Özellikle dönem filmi seviyorsanız, hayal dünyasına yakın ve abartılı dekorlardan hoşlanıyorsanız, macera ve dramın iç içe geçtiği hızlı örgülerden –efekt beklentisi olmadan- hoşlanıyorsanız bu yıldızlar geçidi sizi mest edebilir bence.

Renkler, karakterler, hikaye… Fantastik bir komedi sanki.

7-The Fault In Our Stars
Son dönemlerin “best-seller” uyarlamalarından biri olarak zaten 1-0 popüler başladığı yarışta herkesin sevmeyeceği filmler listesinde geri sıraya düşmesi aslında biraz bu pazarlama başarısından geliyor bence, hayranları lütfen alınmasın. Öncelikle filmde ölümcül tehlike içinde hayatını yaşayan iki gencin aşk hatta daha çok arkadaşlık hikayesi anlatılıyor ve gerçekten biri karşınıza geçtiğinde böyle uzun uzun dinleyeceğiniz öykülerden. Kaldı ki ben de sevmedim değil filmi, sevdim. Karakterler siyahıyla beyazıyla çok samimi yansıtılmış, zamanında hastanelerde az sürünmeyen biri olarak belki bana o kadar dokunaklı gelmediği için yeterince objektif bakamamış da olabilirim olaya. Ama başarılı bulduğum olaylardan biri, “hah işte şimdi bu olacak” diyerek tahmin edebileceğiniz bazı yerlerde sizi şaşırtmayı başarabiliyorlar. Fakat hala bu listede yer bulmasının nedeni dram ve romantizm dozunun yüksek olması. Bir filmde hem sağlık durumu hem de romantizm çok ön plana çıkınca bazı izleyici kitlesini bayma durumu söz konusu oluyor, ya da beklenti yükseliyor filmden ve benim de katıldığım çeşitli noktalarda film iyi bağlanamıyor. Kitaptan ne kadarı aktarıldı bilemiyorum, kitap ve film arasında parallelik sağlamak için fedakarlıkta bulunulmuştur belki de. Fakat sonuç olarak belli bir yaş kitlesi olmaksızın dram filmi sevenlerin, sağlık sorunları yaşamış veya yaşayanlarla içli dışlı olmuş kimselerin, gençlik filmlerinin öyle patlamalı vurmalı çalmalı anlatılmadığı bir temayı izlemek isteyenlerin ve bence çok gelecek vaat eden Shailene Woodley’nin takipçilerinin filmi mutlaka izlemelerini tavsiye ederim.

“Aşk Engel Tanımaz 2”

8-Detachment
Öyle çok ünlü olmayan, tabiri caizse kıyıda köşede kalmış ancak bence çok hoş bir Adrien Brody filmi “Detachment”.Bir öğretmenin bulunduğu, sorunlu çocuklarla dolu okulda yaşadıkları ve yaptıkları, ayrıca kişisel hayatında da genç yaşta fahişelik yapan bir genç kızla arasında kurduğu kardeşlik bağını anlatıyor film.Bu listede geride kalabilmesinin bence en önemli nedeni samimiyet. Örneğin The Faul In Our Stars filminde çok dokunaklı bir hikaye anlatılsa da bazı noktalarda abartının veya tesadüfün güzelliğini izliyor oluyoruz; burada ise neden sonuçların ördüğü, her zaman gözümüzün önündeyken aslında bir başkasından dinleyince üstünde düşünebilceğimiz şeylerin farkına varıyoruz. En basitinden bekar öğretmen evinin eşyasız ve sade olması bile bence önemli ve başarılı bir detaydı filmde. Bu filmi elbette dram filmlerinden hoşlanmayanlar çok beğenmeyebilir ancak iddialı bir şekilde onların da sevebileceğini düşünüyorum çünkü anlatılan toplumsal sorunlar ve psikolojik sıkıntılar aslında hayatın çok içinden, düşünmeye çok yönlendirici. Film çekimleri bazen amatör havası taşıyor ve yer yer Adrien Brody’nin karakterin kendi ağzından sohbetine geçiyorsunuz. Bu belki eksi bir nokta olabilir. Ama dram sevenlerin, Brody sevenlerin, ailelerin, gençlerin ve de öğretmenlerin her kesimden izlediğinde tatmin olacağını düşündüğüm filmlerden biri.

Bu arada, her zaman olduğu gibi “bir şeyleri değiştiren” öğretmen yine edebiyat öğretmeni, söylemeyi unutmuşum.

9-Bridesmaids
Bridesmaids son zamanlarda izlediğim en has romantik komedi filmlerinden. Bir kere afişi, konusu, fragmanı gereği bu listede nasıl dokuzu alabilir gibi bir önyargıya düşmek gayet doğal. Ancak filmi izleyince fark ediyorsunuz ki bu öyle aslında her şeyin birinin kurmacası olduğu, küçük oyunların döndüğü, bir anda her şeyin sütliman olup iniş çıkışlarının neredeyse tabelayla belli olduğu klasik romantik komedilerden değil. Hem orta yaş bunalımlarını hem yine insanın siyahını beyazını ortaya koyan, tiplerden değil karakterlerden örülmüş hoş bir romantik komedi. Öte yandan yer yer iğrençlikle güldürmeye çalışmak gibi klişelere de başvurmuş ancak bu unsurlar klasik romantik komedi severlerin isteklerini karşılayıp hoşlanmayanları da baymayacak düzeyde kullnıldığı için bence oldukça başarılı. Öyle efsane bir aşk hikayesi de anlatılmıyor, her şeyin gayet basit ve içten olduğu ancak yüzünüze bir gülümseme yerleştirebilecek bu filmi her ne kadar “çöp film” deyip izlemeyecekler olsa da romantik komedi severler bayıla bayıla izleyeceği için yüksek bir kitlesi zaten cepte oluyor. Öte yandan bence pek çok bayan ve hatta bu evlilik hazırlıkları hakkında bilgi sahibi olmak isteyen baylar, kadınları biraz daha iyi anlamak isteyen baylar ve canı sıkıldığında keyifli ve yormayan bir film izlemek isteyen tüm filmseverler izleyip keyif alabilir.

Bu kadınlar çok kafa yahu, gerçekten.

10-The Breakfast Club
Listenin sonuncusu, yıllar sonra izleyip öylesine birden, “ bu film en sevdiğim filmlerden biri kategorisine girmeli” dediğim sıcacık, kalpten bir film. Filmde bir lisenin klişe tipleri olan zeki, serseri,popüler sporcu, popüler güzel ve aykırı öğrenciler bir haftasonu cezası için okulda tıkılı kalıyorlar. Bu süre zarfında birbirleriyle olan tartışmaları, sohbetleri, birbirlerinden bu kadar farklıyken aslında ne kadar aynı olduklarını görmeleri bence insan ilişkileri konusunda resmen makale niteliği taşıyabilecek güzel bir yansımaya sahip. Kaldı ki filmin yalnızca verdiği mesajlar değil, genç karakterlerin toyluğu ve belki de bize biraz uzak gelse de seksenler havası da beni filme çeken unsurlardan. Tabi filmin seksenler olması, çekimlerinin o kadar da süper olmaması, gençlik filmi olarak algılanması ve Amerikan lise figüründen dolayı bizim kültürümüzle çok da bağdaşmaması onu bu listede kalmaya mahkum ediyor biraz. Ama gençliğin çokça beğeneceğine inandığım ve yalnızca bununla sınırlı kalmayıp aslında her yaş ve dönemde bir şeyler öğrenmeye açık insanların çok şey bulabileceğini düşündüğüm The Breakfast Club zaten kült filmler arasında olan yerini bence hak eden ve herkes beğenmese de beğenenleri ile mutlu mesut olabilecek filmlerden.

“They only met once, but it changed their lives forever”

Bengüsu.

 



Comments are closed.