Alternatif tiyatro topluluğu: ODA TiyatroSU

ODA TiyatroSU’nun “Gidelim Mi artık?” oyununu izlediniz mi? Sadece okulda değil, Abbasağa, Yoğurtçu, Kalamış Parkı ve Kuzguncuk Bostanı’nda da oynadılar.

 

İzlediyseniz şanslısınız!

İzlemediyseniz de pişman olmanız için bir şans veriyorum size!

 

İşte Ecem Erhamza, Ece Tekbulut ve Selin Meral’den oluşan“Gidelim mi artık?” ekibiyle yaptığım samimi röportaj!

Milano’da olduğum için bu röportajı skype üzerinden yaptık. Ne mutlu ki, teknik aksaklıklar dışında bize hiçbir şey engel olmadı.

Bilmeyenler için oyundan kısaca bahsedecek olursak; üç arkadaş bir gün ormanda oyun oynarken, Ada, Naz ve Defne’nin ısrarları üzerine bir ağaca çıkıyor. Sonra da ağaçtan düşüp, hayatını kaybediyor. Bu olay Naz ve Defne’de derin izler bırakıyor. Oyunda ise Naz ve Defne’nin, Ada’nın ölümünden sonra tekrar ormanda buluştukları bir hesaplaşma anına tanık oluyoruz.

 

Keyifli okumalar!

 

Ece Tekbulut: (ET)

Ecem Erhamza: (EE)

Selin Meral: (SM)

Naz Uğurlu: (NU)

 

NUİlk olarak biraz ODA TiyatroSU’ndan bahsedelim. ODA TiyatroSU’nu SUO’dan ayıran nedir?

ETOkulda tiyatro kulübü adı altında iki farklı topluluk var. Biri SUO, diğeri de ODA TiyatroSU. ODA TiyatroSU için alternatif tiyatro topluluğu diyebiliriz. Alternatif tiyatro topluluğu diyoruz ama alternatif ne demek? Ondan da bahsedelim. Bir ana akım tiyatro var, bir de onun yanında filizlenen başka bir tiyatro var demek değil. Aslında alternatif tiyatro, bugünün ana akım tiyatrosu. Ben bizim ne olduğumuzu açıklarsam, diğer topluluklarla da farkımız bir şekilde ortaya çıkar zaten. Bizim en büyük özelliğimiz, sahne dışındaki her alanı oyun alanı olarak kullanmamız. Böyle olunca zaten sahnede oynanması üzere yazılan oyunlar bize çok uygun olmayabiliyor. Bu durumda bize birkaç seçenek kalıyor. O da  sahnede  yazılmış oyunları başka bir mekana uyarlamak, farklı mekanda geçen oyunları seçmek ya da yeni bir metin yaratmak. Şu ana kadar daha çok klasik olmayan, 3-4 sene önce yazılmış çağdaş metinlere ağırlık verdik, geçen sene kendi metnimizi yazdık, bu şekilde de devam etmeyi düşünüyoruz.

 

 

NU: Ne zamandan beri tiyatroyla ilgilisiniz? Ve ODA TiyatroSU’na ne zaman katıldınız? Bu sorunun cevabını hepinizden ayrı ayrı bekliyorum ona göre.

EE: Ben başlıyorum o zaman. Benim tiyatroya ilgim ilkokul yıllarından kalma. İlkokulda hep “Ecem yapar.”,“Ecem hadi kızım.”,“Ay ne kadar da güzel oynuyormuş bu kız!” tadında cümlelerle büyüdüm. Daha sonra lisede tiyatroya yönelik bir şey yapmadım. Üniversite içinse hep “Kesin üniversitede tiyatronun üzerine gideceğim!” diyordum. Ama üniversitedeki ilk yılımda maalesef ODA TiyatroSU’nun varlığından haberdar değildim. Keşke olsaymışım. Ben SUO’ya yazılmıştım. Ama SUO’dan istediğimi alamadım. ODA TiyatroSU’nu daha sonra dönemin ortalarında duydum ve ancak tüm bunlardan bir sene sonra oda arkadaşımın ısrarlarıyla kafaya koydum bu işi, Ece’yle konuştum. Tamam dedim ben varım. Katıldığım ilk toplantıdan sonar da dedim güzel, sıcak ve samimi bir ortam! Geçen sene başladım. Şimdi ikinci senem.

ODA TiyatroSU ne demek? Galiba Sabancı’da kendimi bulduğum yer! Çok klişe olabilir ama gerçekten öyle. Çok kulübe girdim, bir şeyler yaptım ama hiçbirinde ODA TiyatroSU’ndaki enerjiyi yakalayamadım. “Bu benim kulübüm, ben buranın bir parçasıyım!” diyebildiğim bir yer ODA TiyatroSU.

NU: Ne güzel ama! Şahsen benim kendimi bu kadar ait hissettiğim bir kulüp yok sanırım. (Üzgün üzgün bakıyorum.)

ET: Seni de bekleriz Naz! (Gülüyor.)

NU: (Gülüyorum.) Ece seninle devam edelim o zaman.

ET: Benimki nispeten daha uzun bir hikaye olacak. Benim lisede küçük bir grubum vardı.Kendimizin yazdığı, kendimizin oynadığı oyunlar çıkarıyorduk ve çok samimi bir ortamdı diğer tiyatro kulüplerinin aksine. Lisede böyle küçük bir tiyatro deneyimim olmuştu. Ondan sonra üniversitede de bunu devam ettirmek istedim tabi ve bu şekilde bir kulübün arayışına girdim. Biraz araştırma yaptım hangi kulüpler var diye. Tiyatroda iki topluluk olduğunu fark ettim. Ben doğrudan ODA TiyatroSU’na yöneldim. O benim, bu okuldaki en büyük şansım olabilir. Girer girmez aradığını bulabilmek. İlk başlarda ODA TiyatroSU’nun bir çocuğuydum ben. Kulüpteki insanlar beni yetiştiriyordu. Şimdi benim kulübe bakışım, sanki kulüp benim çocuğummuş gibi. Kulüptekiler yetişsin, yeniler gelsin, taze kan olsun istiyorum!

Bunun dışında ODA TiyatroSU çok küçük bir topluluk. İnsanlar bir kulübe girdiği zaman sosyallik de arar, bir şey de üretmek ister. Kendiyle gurur duymak ister, ama sevincini birkaç insanla da paylaşmak ister. ODA TiyatroSU’nda bunların hepsini yaşayabildim. Hakkikaten mücadelesini de verdik, el emeği göz nuru işler de çıkardık. Ama en önemlisi, onu da gerçekten benim mutluluğumu aynı şekilde paylaşan insanlarla paylaştım. ODA TiyatroSU benim için bir kulüpten bekleyebiliceğim her şey bu anlamda.

NU: Peki ya sen Selin? ODA TiyatroSU senin için ne demek? Ne zaman başladın tiyatroya?

SM: Şimdi… İlkokul piyeslerini falan saymazsak tiyatroyla daha önceden ilgilenmiyordum. Üniversiteye girdiğimde tiyatro kulübüne katılırım diye düşünmüştüm ama ilk sene girmedim herhangi bir kulübe. Yıl içerisinde Ece ile tanıştım ve sayesinde ODA TiyatroSU’nun toplantılarından birine katıldım. İleriye yönelik planlarından konuşuyorlardı. Beni çok etkilemişti o toplantı. Sürekli Ece’ye “Ben seneye geleceğim, ben seneye geleceğim!” deyip duruyordum. Ve böylece geçen sene kulübe girdim!

Benim için ne ifade ediyor kısmına gelirsek; bir şeyler yaratmak istiyordum ben. Bunu yapmama imkan sağlayan bir kulüptü ODA TiyatroSU. O yüzden benim için çok önemli. Bir de tabi burda çok güzel arkadaşlıklar da kurdum. Hepimiz adeta aile gibiyiz. Her anlamda hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu ODA TiyatroSU.

 

 

 

NU: Ne kadar sıklıkta prova alıyorsunuz? Provalar nasıl ilerliyor? Hiç unutmadığınız, “ah o prova var ya” dediğiniz bir provanız var mı? Ya da birkaç prova bilemedim.

EE: Öncelikle her hafta provamız oluyor. İlk dönemden spesifik bir iş üzerine çalışmaya başlamıyoruz. Konsantrasyon, ısınma, doğaçlama çalışmaları yapıyoruz provalarda. Gayet güzel de geçiyor.

Unutamadığım prova… Benim aklıma ormandaki ilk provamız geliyor. Bir pazar günü ormana gidişimiz!

Metin bitmiş, provalar başlamış. Sonunda ormana gidilecek biliyoruz, o fikir hep bir köşede duruyor ama hiç gitmemişiz daha. Ben yokken ormanda bir yer belirlenmiş. Pazar günü de hadi ormana gidelim dendi. Peki, tamam. Ormana gittik, yürüyoruz . Düşünüyorum yolda nasıl geçicek bu prova şimdi diye. Ama gerçekten çok da eğlenceli geçmişti. O kadar hevesliydik ki çünkü… Provadan sonra koşarak çıktık ormandan! Dışardan bakanlar deli demiştir. Dört saat bu insanlar ormanda ne yaptı? Koşarak niye çıkıyorlar. (Gülüyoruz.)

ET: Birtakım sesler duyduğumuzda bu kesin çıngıraklı yılan deyip, korka korka prova yapıyorduk. Hatta Ecem dedesinden yılan kaçırma yöntemleri öğrenmişti.

EE: Dedem kükürt dök dedi! İşin kötüsü ormanın girişinde, kenarlarda kükürt gerçekten de vardı. Tabi ben bunu görünce çok gerildim! Dedim geliyor yılan o zaman, valla geliyor!

(Kısa bir sessizlik.)

ET: Sıra bende sanırım.

NU: Evet evet!

ET: Unutamadığım prova, unutamadığım prova… Buldum! Ben yönetme halindeyken “tak tak” ve “aaaayyneeeen” laflarını çok kullanıyorum.

EE: (Gülüyor.)

ET: O “tak tak”ın kimse ne olduğunu bilmiyor ama ben kendimi çok iyi ifade ettiğimi düşünüyorum. O çok güldüğüm provada da; Ecem, Selin ve Berkcan benim bu “tak tak” ve “aaaayyneeeen”lerimle dalga geçmişlerdi.

EE: Ama çok komikti! (Gülüyoruz.) Mesela Ece, Selin’in bir şeyi daha net söylemesini istiyor. Bu yüzden de “Selin anladın mı? Tak tak tak.söylemelisin, taak taaak taaak değil.” diyor. Ece’yle çok eğlenmiştik o gün.

SM: Ama birbirimizi de anlıyorduk yani. Güzel yöntemdi! (Gülüyoruz.)

ET: Ama elimde olmadandı! Başka şekilde kendimi ifade edemiyordum. Benim taklidimi yapmaya başladıkları zaman çok güldüğümü hatırlıyorum ve dedim ki ne çektirmişim arkadaş. (Gülüyor.)

SM: Benim aklıma ilk gelen prova da belki de en uzun provamızdı. Oyunu yazdığımız sıralarda saatlerce oturup kafa patlatıyorduk studylerde. Provaları oyun yazmaya harcıyorduk. Ama o provada fena takılıp kalmıştık. Yetmezmiş gibi elimizde bir şey olsun, o gün bir şeyler çıkarmış olalım diye altı saat boyunca aynı odada oturmuştuk. Baktığımızda gecenin sonunda sadece beş cümle yazabilmiştik. Ama nasıl bir ortam? Sadece sessizce oturuyoruz ve ‘Naz bundan sonra ne derdi’yi düşünüyoruz. Herkes birbirine bunu soruyor. Saçmasapan sessizliklerin olduğu, uzun bir provaydı.

NU: Altı saat diyorsun. İnsan sessizce oturmasın da ne yapsın? (Gülüyoruz.) Ama metin yazıyordunuz sanırım. Dolayısıyla bu zor ve uzun bir süreç.

SM: Gerçekten uzun bir süreç. Deprem için depoluyormuşçasına yemek alırdık!

NU: Bak bu iyiymiş işte!

SM: (Gülüyor.) Çok hoşumuza gidiyordu. Ece zaten annemiz gibi her zaman torbalarla gelirdi. Daha çok sağlıklı yiyeceklerle ama! En son sadece bir kere pes edip cipslerle gelmişti! (Gülüyoruz.)

 

 

NU: O zaman gelelim son oyununuz olan “Gidelim Mi Artık?”a. Biliyorum ki oyunun metnini siz oluşturdunuz. Nasıl oluşturduğunuzdan biraz bahseder misiniz? Yaratım süreci nasıldı?

ET: Şöyle; oyunu ormanda oynamak istediğimizi biliyorduk en başında. Ama ormanda oynanmak için yazılmış bir oyun yoktu.

NU: İlk önce mekan fikriyle mi ortaya çıktınız? Nedense hep tam tersi olmuştur, olmalı gibi düşünmüştüm. Bu fikir kimden çıktı peki?

ET: Bu sene gerçekleştirilicek proje olarak orman hayali hep vardı benim kafamda. Ama sadece orman hayali, daha fazlası yoktu. Biraz korkmama rağmen fikrimi diğerlerine açıkladığımda ise herkes çok sahiplendi. O yüzden orman fikrinin üzerine inşa edilen her şey ortak ürünümüz diyebilirim.

 

 

NU: Peki neden orman en başından beri?

ET: Ormanda oyun yapma fikri ODTÜ ormanının tahrip edilmesiyle aklıma gelmişti. Bizim ormanımız için benzer bir tehdit olmasa da ormanımızı sahiplenelim istedim. Gezi direnişiyle ağacın anlamı çok değişti çünkü. Bir ağaç sadece bir ağaç, bir park sadece bir park değil artık. Günümüzde doğanın her parçası sahip çıkılmaya muhtaç. Orman fikriyle de aslında hem seyircilerin ormanla farklı bir ilişki kurmasını istedik, hem de bizler farklı bir ilişki kurmuş olduk. Orman da, en büyük yardımcımız oldu seyirci üzerinde istediğimiz etkiyi bırakmak için.

 

Metnin hazırlanma sürecine geri dönersek.

Nasıl ilerledik?

Açıkçası hiç oyun yazma deneyimimiz yoktu. Karanlıkta oynamak istediğimize emindik, o yüzden bir akşam ormana gittik.Gece ormanda yürümek çok tedirgin ediciydi. Daha sonra da dönüp odada toplandık ve ormanın şimdi bize ne çağrıştırdığını konuştuk. Herkes teker teker kelimeler ortaya atmaya başladı.

EE: Yalnız ortaya atılan kelimeler arasından çok garip şeyler çıktı! Hatta o kadar uçuk fikirler çıktı ki, biraz daha temel şeyleri düşünelim derken bulduk kendimizi.

ET: “Unutulan”, “zamanın yavaşlaması”, “çirkin olan” gibi fikirlerle kalakaldık başta. Bir sonraki provada bunlardan birini seçip ilerleriz diye düşünmüştük ama o şekilde hiç yürümedi. Onun üzerine; oyunda üç kişi olucaktı. Bu kişiler arasındaki ilişkiler nasıl olabilir diye çeşitli ilişki ağları çıkardık. Ama işte orda da lezbiyen aşklar üstüne gelen cinayet hikayeleri çıktı. O noktada içten içe biraz gerilmeye başlamıştım. Kendimi sorumlu hissediyordum. Pek bir şey çıkaramıyorduk. Ancak bir gün çok basit düşünmeye karar verdik –o günü de çok iyi hatırlıyorum- ve kamp fikri çıkıverdi. İşte kampa gidince ne olur? Korku hikayesi anlatılır. Ya sonra, diye diye ilerledik.Şaşırtma üzerine ilerlemek istedik. Bu tarz oyunlar hoşumuza gidiyordu. O yüzden korku hikayesini öyle kurguladık. Oyunun yarısı masa başında, yarısı da doğaçlamalarla ortaya çıktı.

 

 

NU: Oynadığınız karakterleri bir de sizden dinlesek. Oynarken nasıl hissettiniz?Selin sen Naz’ı, Ecem sen de Defne’yi oynuyordun sanırım.

SM: Karakterleri genel olarak düşündüğümüzde özellikle okuldaki insanlara yabancı gelmeyecek, kendi yaşlarımızda karakterlerle yola çıkmak istemiştik. O yüzden de yirmili yaşlarında üç karakterimiz olacaktı. Önce bu karakterlerin kişiliklerini oturttuk. Daha sonra karakterler arasındaki ilişkileri, en son da olayı kurguladık.

EE: Karakterleri nasıl oluşturduk? Sorular sorarak. Defne nasıl güler? Nasıl konuşur? Arkadaşlarıyla arası nasıldır? Defne’yi oluştururken benim aklımdaki şey, Ecem gibi bir karakter olmasını istemediğimdi. Başkaları izledikten sonra bu karakter aynı Ecem desin istemiyordum. Bu tedirginliği avantajıma çevirmeye çalıştım hep. Bir yerden sonra Defne öyle bir karakter oldu ki; Defne böyle yapardı, Defne böyle derdi diyebilir olmuştum ve bu çok hoşuma gitmişti. Daha sonra oyunu yazma kısmında bu çok işimize yaradı, güzel oldu.

NU: Bi’ dakika, bi’ dakika! Yani ilk önce karakterleri yarattınız, daha sonra da onları metni yazma sürecine dahil mi ettiniz?! Nedense metin yazılıydı ve siz karakterleri oynayarak içselleştirdiniz sanmıştım. Beni sürekli olarak şaşırtıyorsunuz! (Bütün şaşkınlığımla bakıyorum.)

EE: Yok! (Gülüyor.)

NU: Ama böylesi tabi ki daha mantıklı!

EE: Hatta bazen Defne’yle röportaj yaptık. “Defne bu soruya nasıl cevap verirdi?”ye daha da hakim olabilmek için.

NU: Gelelim Naz karakterine o zaman. Naz nasıl biridir?

SM: Benim karakterim; Naz, geçmişindeki olayı atlatamamış, hala onunla birlikte yaşayan; o olayı geçmişte bırakmak istemeyen biri. Her şey eskisi gibi olsun istiyor ve bunu sağlamak için de elinden geleni yapıyor. Ama daha da önemlisi Defne’yi de bu oyunun içinde istiyor. Kendiyle de sorunları var. Kendini suçluyor. Sağlıklı bir psikolojide değil kısaca. Böyle bir karakterdi Naz. Yazarken tabi ki zorlandık haliyle.

ET: Bir tane dengesiz bir karaterimiz olacağından emindik. Oyunu ilerletmek adına. Defne de bizim sesimiz olmalıydı. Ama Naz daha iki boyutlu, Defne daha tek boyutlu bir karakter oluverdi. Zaman içerisinde bunun böyle olmasından rahatsız olup Defne’ye de bir dengesizlik kattık ki, bir oraya bir buraya götürebilelim seyirciyi.

 

 

NU: İlk defa oyunu sahneledikten sonra nasıl hissetmiştiniz peki?Alkışlar geldi ve sizleyiz mesela.

EE: Benim üzerinden yüz insan kalkmış gibi oldu. Bir de bittiğinde aklımdaki şeylerden biri çok hızlı oynadığımızdı. Alkışlar “alnınızın akıyla bu işi bitirdiniz ve şu an karşılığını alıyorsunuz” diyordu. Çok güzeldi! O alkışlar çok güzeldi!

SM: Ben de inanılmaz heyecanlıydım o gün! Acayip kalbim çarpıyordu. Acaba oyun bitince ne tepki vericek seyirci diye merak ediyordum daha çok. Ve insanlardan gelen alkış sesleri… Yüzlerini pek göremiyordum ışıklar yüzünden oyun bittiğinde ama; sonradan gelen tepkiler beni inanılmaz mutlu etmişti! Hatta beklediğimden iyi tepkiler aldığımızı düşünüyorum. Çünkü ben biraz grubun karamsar elemanıydım. Ama beni bile ikna edecek kadar güzel tepkiler aldık. O yüzden çok mutluydum.

ET: Ben belli bir süre sadece yönetmeniydim oyunun. Oyuncular arasında değildim ama prova yaparken, metni yazarken, her süreçte beraberdik. Her anlarını izliyordum.Ormanda, öncesinde, sonrasında her zaman beraberdik. Ama oyunun başlamasına yirmi dakika kala benim onlardan ayrılmam gerekti. Ve böyle tek başıma yürürken kalbim küt küt atar oldu. Çok heyecanlandım. Gözlerim doldu! Bu kuşlar şimdi uçucaklar tek başlarına! Oyun başlamadan telefonlarınızı kapalı tutunuz tadında bir konuşma yapmam gerekiyordu fakat sesim çıkmıyordu o an. Bu sefer oyuncular arasında değildim ama sanki ben de seyirci karşısındaymışım gibi hissettim. Oyun bittiğindeyse hiçbir repliği atlamamışlardı! O inanılmaz bir mutluluk! Prova anında bile unutulan replikler oluyor, başka hatalar oluyor. Bana her şey çok doğru geldi! Gerçekten çok güzeldi her şey.Çok gurur duydum. O alkışı onlarla hep beraber almak çok güzeldi. Bir de insanlar anında tebrik etmek istiyorlardı. O sarılmalar, hemen yanınıza gelenler. En güzel his o belki de gerçekten.

 

 

NU: Oyunu Yoğurtçu Park’ı, Kuzguncuk vb. halka açık alanlarda da oynadınız. Gelen yorumlar ne yöndeydi?

EE: İlk önce Yoğurtçu Parkı’nda oynadık. Yoğurtçu Parkı Forumu ile işbirliği yapmıştık. Forumdan, sokaklardan duyan, tanımadığımız insanların gelmesi ve oyunu beğendiklerini belirtmeleri, alkışları… O çok güzel bir duyguydu!

Bunun ardından üç parkta daha oynadık.En güzeli Kuzguncuk’takiydi diyebilirim sanırım.Son oyunumuzdu o.

SM: Evet! Kuzguncuk’taki yorumlar bizi çok etkilemişti! Bostanın atmosferi çok güzeldi. Kuzguncuk halkı ayrı güzeldi!

EE: Ben daha önce Kuzguncuk Bostanı’na hiç gitmemiştim. İnsanlar gerçekten hevesliydi. Çocuklarını alıp gelmişlerdi.Benim en çok hoşuma giden şeylerden biri, çocukların bizlere soru sormasıydı. Bizim yetişkinlerden oyunla ilgili beklediğimiz sorular, çocuklardan geldi. Şaşırdık ve güldük bu duruma. Sorduk mesela “Naz’ı mı, Defne’yi mi daha yakın hissettin kendine?” diye. Ve inanılır şey değil beklediğimiz cevapları da yine onlardan aldık.

ET: Okulda oynadığımız oyunlarda, tabi ki bizleri daha iyi tanıdığı için insanlardan daha çok geri dönüş olmuştu. Bir şekilde daha samimi olduğunuz insanlar çünkü onlar.

NU: Çekinmiyorlar tabi.

ET: Evet! Ama tabi yine çok güzel tepkilerle karşılaştık! Mesela Abbasağa’da balkondan teyzeler alkışlamışlar bizleri. Ben fark etmemiştim arkadaşımız söyledi. Yoğurtçu Parkı’nda annem yaşlı, seksenlerinde bir teyze görünce kimin akrabasısınız demiş. Normalde akşam sekiz buçukta kalkıp parka gelmesini bekleyeceğiniz bir teyze değil çünkü o. Halbuki teyze oyunu muhtardan duymuş, ve gerçekten sadece izlemek istediği için gelmiş. Bunların dışında ağlayan oldu oyunda! O da Yoğurtçu Parkı’ndaydı. Benim akrabalarım zaten ağlıyordu da. tanımadıklarımızdan bahsediyorum (Gülüyor.)

 

 

Ama Kuzguncuk halkı bizi ayrıca çok mutlu etti! Orda olmamızdan heyecan duymuşlardı belli ki, bir de oyunu da beğenmişlerdi.

SM: Evet evet! İşte hep gelin, anlaşalım, oynayın diyorlardı. Hepsi tontiş tontiş sandalyelerini alıp gelmişti izleyicilerimizin.

ET: Şeyi unutmuyorum Kuzguncuk’ta. Son oyunumuzdan sonra oturmuşuz çay içip, kek yiyoruz. Aradan da iki, üç saat geçmiş. Oyunun tozu kalmamış artık otobüse binip eve döneceğiz. Otobüse doğru yürürken bir anda alkış başladı. Orada kenarda oturan ablalar, aferin gençler nidalarıyla alkışladılar bizi.

NU: Ya! Tüylerim diken diken oldu! Ne güzel.

ET: Gerçekten öyle! Ben ertesi gün yine Kuzguncuk’a gittim hatta. Ama tabi farklı bir sebepten.Bakkala girdim su almaya. Bakkaldaki amca bile dün akşamki oyundan beni hatırladı, ve tebrik etti. Anlamsız bir önyargı yapmak istemem, ama beklemiyordum.Kat ve kat daha mutlu olmuştum o gün.

 

 

NU: “Gidelim Mi Artık?”ı kaçıranlar ne demek istersiniz?

ET: Bizim her oyunumuz çok güzel oluyor biliyor musunuz! (Gülüyoruz.) Şaka bir yana herkesin ilgisini çekecek, herkesi heyecanlandırıcak ögeler oluyor oyunlarımızda. Başka projelerimiz her zaman olacak. Farklı bir tiyatro deneyimini her oyunumuzda yaşayabilirler.

SM: Bekleyin! Bu dönem sonunda bomba gibi projeler geliyor!

 

 

NU: ODA TiyatroSU’na katılmaya istekli yeni gelen, gelmek isteyip de utanıp gelemeyen arkadaşlara burdan söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

SM: Utanmayın! Utanmayı gerektirecek hiçbir şey yok.

EE: Aynen! Çekinmeyin arkadaşlar, rica ederim. Alternatif tiyatro diyoruz evet ama amuda kalkarak oynamıyoruz. İnsanlarda yanlış bir algı oluşmasın. Üniversite yeni şeyleri deneme, kendini bulma mekanı. Kimse çekinmesin. Belki bir daha bu şekilde bir fırsat bulamazlar. Üniversitede yeni bir şeyler denesinler, ODA TiyatroSU da bunun için, tiyatro düşünen biri için güzel bir yer.Tiyatro düşünmeyene de güzel. Çünkü hiçbirimizin öyle havalı bir tiyatro geçmişi yok. İşin güzel yanı da bu!

NU: Gerçekten benim bile giresim geldi kızlar!

ET: Selin, Ecem ve Berkcan;  küçükken şunu oynamıştım, bunu yapmıştım tiyatroda diyorlardı ilk geldiklerinde. Ve o andan bir yıl sonra, bir oyun yazıp, kaç kişinin karşısında oynadılar. Bu gerçekten bambaşka bir gelişim ve tecrübe. Üniversite bunu yaşamak için harika bir yer. ODA TiyatroSU olmasın da başka bir yer olsun. Ama kulübümüzün herkesin bir şeyler yaratabiliceği, kötü bir anında destek bulabiliceği, gülüp eğlenebiliceği, eğlenirken de büyüyebiliceği bir yer olduğunu söyleyebilirim.Biz hiçbirimiz büyük yetenekler arıyoruz gibi bir hedefle yola çıkmıyoruz. Hiçbirimiz öyle değiliz. Zaten doğallık ve samimiyetten yanayız. Kapımız herkese açık.

SM: Sadece tiyatro yapmak değil mesele. Eğlenerek vakit geçirdiğin bir yer ODA TiyatroSU.

EE: Öyle olmasa çıkmazdı bu işler zaten.

NU: Sizi izlemiş biri olarak da rahatça söyleyebilirim; belli ki eğleniyordunuz.İşinizle gurur duyuyordunuz.Orda olmaktan mutluydunuz.Ve ben de sizi izlemekten çok keyif almıştım.Ormana gitmeden başka bir yerde buluşup ormana gittiğimizi hatırlıyorum.Bu hikayeyi daha inandırıcı hale getirmişti, çünkü biz adeta Naz ve Defne’nin hayatına dahil oluvermiştik. Sizlerle, ODA TiyatroSU’yla daha nice hayatlara dahil olmak dileğiyle!

Çok keyifli bir röportajdı!

Sizlerin ağzına sağlık.

Bir de internet bağlantımız sağolsun.

 

ODA TiyatroSU ile ilgili linkler:

https://www.facebook.com/kulup.odatiyatrosu?fref=ts

http://kulup.sabanciuniv.edu/~tiyatro/

 



Comments are closed.