Erasmus hiç bitmeseydin be

Diyenlere inanmıyordum da, gerçekten de oldu. Milano’da geçirdiğim dört buçuk aydan sonra kendimi çok farklı hissediyorum. Böyle daha güçlü, daha mutlu, daha bir hayattan zevk almasını bilen bir Naz var. Hiç bir yere de gitsin istemiyorum.

 

Nasıldı?
Harikaydı! Mükemmeldi! Bence herkes gitmeli, denemeli. Nereden başlasam ki.

 

Öncelikle, kendi başına yaşamanın, kendi kendine yetebilmenin keyfi bir başka. Çok yemek yaptığımı iddia etmeyeceğim. Daha çok beraber gittiğim oda ve ev arkadaşım Ece yapıyordu yemekleri. Pırasa, bulgur, mercimek… Marifetli kız maşallah. Ama o yaparken izlenimci olarak çokça katılmışımdır. Ben de bir şeyler öğrendim diyebilirim. Hani bir gün yalnız kalsam, aç kalmam. Bir yumurtadan fazlasını kırarım.

İtalya’da olmanın avantajlarından biri de, çeşit çeşit pizzalar, leziz makarnalar, ucuz ve güzel şaraplardı; ama Milano’yu bir adım öne çıkaran şey: aperitivosuydu. Sadece bir içki fiyatı karşılığında sınırsız açık büfe yemek yiyebiliyorduk. Haliyle pantolon düğmesi açmadan çıkınılmıyordu mekandan. Bir de panzerotti diye bir şey var. Duomo’nun hemen yanında Luigi diye bir yerdeki en lezzetlisi. AMAN! Bir gün Milano’ya gidip de yemeden dönerseniz üzülün. Cidden, üzülün! Peki nasıl olur da kilo almadan döner insan Milano’dan? Dönemez. Aldım haliyle.

İkinci olarak gece çıkıp da eve dönebilmek gibisi yokmuş. Sanırım burda özlemediğim tek şey bu. Haftaiçi kampüste yaşıyorum, haftasonu da ailemin yanına, Bahçeşehir’e dönüyorum. Hadi kampüste kalacağım zamanlar shuttle var geç saatte, ama Bahçeşehir’e dönmek istersem, akşam 10’dan sonra hiçbir vasıta yok. Sağolsun pek sevgili arkadaşlarım bana her zaman evlerini açmışlardır ama bir taksiyle eve dönebilmek vardı.
Milano’da vardı. Güzeldi o.

Ama belki de en güzeli, önyargısız, kayıtsız, koşulsuz arkadaşlıklardı. Tıpkı eski zamanlardaki gibi bir merhaba yetiyordu arkadaş olmaya. Kimsenin ingilizcesi mükemmel değildi, ama herkes birbirini anlıyordu ve önemli olan da buydu. Ancak veda etme zamanı geldiğinde anladım, ne kadar değer verdiğimi kısa sürede kurduğum bu arkadaşlıklara. Gözlerim dolu dolu oldu her seferinde.

Herhangi bir erasmusluya göre az dolaştım galiba. Yani İtalya’yı çoğunlukla gezmiştim. Ama Venedik’e gitmemiştim, yine gidemedim. Gezme işlerine geç başladım, o yüzden de gezme hevesi ve sınavlar çakıştı bir yerde. Çok partilemeli erasmuslardan değildi benimkisi. Yani şimdi, normalin üzerinde bir partileme hakimdi tabi ama, ciddi ciddi ders de çalıştım. Ortalamamı yükselttim tahminen hatta. Nerelere gittim: Madrid, Toledo, Como Gölü, Verona, Cenova, Budapeşte. Beklenilenin altı galiba.

 

Şimdi geriye dönüp de bakınca, sanki hiç gitmemişim gibi hissediyorum bazen. Okuldaki, evdeki herkes bıraktığım yerden devam ediyormuş gibi. Ama ben aynı yerde değilim. Onların da aslında olmadığı gibi. Her şeye rağmen çok tanıdık, çok sıcak, çok özlemişim.
Sabancı ben seni özlemişim.

Ama yine de,
erasmus hiç bitmeseydin be.



Comments are closed.