Toplumsal Dönüşüm ve Sinema

Gülseren Güçhan tarafından yazılan Toplumsal Değişme ve Türk Sineması başlıklı 178 sayfalık araştırma türündeki bu kitap 1992 yılında İmge Yayınları?nın katkılarıyla okuyucuyla buluşmuştur.

Kitap, bir yandan toplumsal değişim ve iç göç gibi temalar üzerinden sinema ve toplum arasındaki ilişkiyi incelerken diğer yandan da Türk sinemasının tarihsel gelişimini ele almakta ve bir filmin içeriğini oluşturan öğelerden bahsetmektedir. Kitap, kırsal kesimden kente göç eden insanın Türk sinemasında değişen profilini tartışmaktadır. Gülseren Güçhan kitabında, iç göçün yarattığı sınıfsal sorunlara, kentleşme ve modernleşme gibi kimlik çatışmasına neden olabilecek kavramlara açıklık getiriyor. Göç eden insanın aileyle ve çevreyle olan ilişkilerinde ve yaşam biçiminde gerçekleşen değişimleri inceleme altına almış olan bu kitap, kültürel değişimlerin ve kimlik çatışmalarının bir sanat ürünü olarak sinemaya nasıl yansıdığını ve bu değişim sürecinin insandan insana ya da kültürden kültüre nasıl farklılık gösterdiğini ortaya koyuyor.

Yazar, sinemanın içeriğinin toplumun o andaki inançlarını, tepkilerini ve değerlerini yansıttığını savunuyor ve insanların sinemadan aldığı mesajın niteliğinin geçmişte edinilen geleneksel, kültürel ve toplumsal değerlere bağlı olarak değişebileceğini söylüyor. Bu konuda yazara katılmamak imkânsız çünkü insanın algı şeklinin; yaşadığı çevreye, etkilendiği akımlara, aldığı eğitime bağlı olarak şekillenir. Bununla birlikte sinemanın yansıtıcı ve şekil verici olduğu yani, toplumun yaşam tarzının ve kültürünün biçimlenmesinde etkili olduğu da göz ardı edilemez bir gerçektir. Sinemanın izleyiciyi şekillendirici etkisi kitapta vurgulanmaktadır. Yine bu etkinin bir başka yönü de sinemanın seyirciyi memnun etme çabasıdır. Sinemanın ticari yönü de denilebilecek bu çaba -gişe hâsılatını arttırma çabası- sinemanın toplumu yönlendiren, yansıtan ve bakış açısı kazandıran bir unsur olduğunu unutan bir anlayış geliştirmiştir.

Türkiye?nin modernleşme macerasının erken dönemlerinde sinemanın etkisinin çok yoğun olmadığı vurgulanıyor kitapta. Örneğin, cumhuriyetin ilanından sonra toplumsal yapıyı kökten değiştiren din, eğitim, hukuk gibi yeniliklerin yanında sinema aynı ölçüde etkili olamamıştır. ?Geçiş Dönemi? diye adlandırılan bu 1939-1950 döneminde ise savaş döneminin etkileri ve ekonomik nedenlerle yeterli altyapıya sahip olamayan Türk sinemasının var olma mücadelesi ile karşılaşıyoruz.  Fakat yine aynı dönemde yabancı filmlerin Türkçe dublajla gösterime sunulması sinemanın kültürel bir araç olarak etkisinin ve gücünün yadsınamayacağı gerçeğiyle karşı karşıya getirmiştir bizi. 1950- 1970 döneminde ise sinemadaki hareketlilik göze çarpmaktadır.

1970?li yıllarda Türkiye?de köyden kente göç eden insanların sayısı oldukça yoğunlaşmış, kentlerde sayısı giderek çoğalan yeni ve geniş bir kitle oluşmuştu. Anadolu?nun çeşitli yerlerinden kırsal kesimden iş bulma ümidiyle ya da daha iyi maddi koşullar ümitleriyle kentlere gelen bu insanlar, ne kentlere adapte olabilmişler ne de kültürlerini devam ettirebilmişlerdir. Bir dönemin sineması tamamen bu konuyu işleyen filmlerden oluşmaktaydı. Örneğin 1960?lı yılların meşhur Gurbet Kuşları, Bitmeyen Yol gibi filmleri. 1970 ve 1980?li yıllarda ise sinemanın dile getirdiği temel soru artık ? göç eden insanlar kentte tutunabilmek için neler yapmalıdır? idi.  Kısacası yazar, göç eden insanları konu alan filmlerin içeriklerini toplumsal değişimi yansıtma açısından çözümlemiş, değişimin niteliğini ve yansımalarını araştırmış, filmler aracılığı ile Türk toplumunun iç göçe bakışını ve Türk Sineması?nın ne ölçüde değişimin yansıtıcısı olduğunu başka yazarların kaynaklarına başvurarak, örnekler vererek, alıntılar yaparak bizlere aktarmıştır. Sinema ve sinemanın ülkemizdeki gelişimi adına ilginç bilgiler barındıran bu kitabın okunmaya değer olduğunu söyleyebilirim.

Merve Naz KİTİŞ

Comments Off on Toplumsal Dönüşüm ve Sinema

Benim Gözümden Dünya

20. Yüzyıla damgasını vuran, çoğu çehrelerce dünyanın en zeki adamı olarak kabul edilen modern fiziğin babası dahi teorik fizikçi Albert Einstein (14 Mart 1879 – 18 Nisan 1955) tarafından kaleme alınmış The World As I See It (1949), Aralık 2008 tarihinde ?Benim Gözümden Dünya?  ismiyle, Türkçeye Demet Evrenosoğlu tarafından çevrildi. Alfa Yayınları tarafından yayınlanan 115 sayfalık bu kitapta Einstein kendi anadalı olan fizik haricindeki düşüncelerini, makalelerini, mektuplarını, resmi açıklamalarını biraraya getiriyor. Kitap, ?Benim Gözümden Dünya?, ?Politika ve Pasifizm?,  ?Almanya 1933? ve ?Yahudiler? olarak dört bölümden oluşuyor.

Yeni son bulan II. Dünya Savaşı?nın etkisinin hala devam ettiği yıllarda Albert Einstein, hayatın anlamından Filistin-İsrail kavgasına, dini konulardan bilime, politikadan toplumsal etiğe, zenginlikten eğitimcilere kadar çok geniş bir yelpazede öznel görüşlerini ortaya koyuyor. Bazı konularda çok ciddi eleştirilerde bulunan bazen ise esprili bir dile başvuran ünlü fizikçi, genel olarak silahsızlanma, Deizm, Pasifizm üstünde yoğunlaşıyor.   ?Devlet, insanlar içindir. İnsanlar devlet için değil… Bu demek oluyor ki devlet bizim hizmetimizde olmalı. Biz onun kölesi olmamalıyız. Devlet bizi güç kullanarak askeri hizmete ve savaşa zorladığında işte bu ilkeyi çiğniyor. Bu aşağılık hizmetin bedeli, başka ülke insanlarını öldürmek ve onların gelişme özgürlüklerini ellerinden almak olunca bu daha da önem kazanıyor.? (s. 58) Günümüzün deyişi ile vicdani reddi savunan ve bu sözlerinden de anlaşılabileceği üzere askerlik kurumuna ve savaşa karşı olan Einstein, her ne kadar Yahudi olsa da tarafsızlığını koruyarak İsrail-Filistin sorununa çözüm önerileri de sunuyor. Bunlardan en öne çıkanı bir ?Danışma Kurulu? yapılanması. Einstein?a göre bu kurula, hem Yahudilerden hem de Arapların her türlü siyasi partiden bağımsız dört temsilci göndermesi gerekmektedir. Kitapta her grubun; tıp birliği tarafından seçilen bir doktor, avukatlar birliğinden seçilen bir avukat, sendikalar tarafından seçilen bir işçi temsilcisi, din adamları tarafından seçilen bir din adamından oluşmasının gerekli olduğu belirtiliyor ve bu kurulun her türlü anlaşmazlık için ortak kararlar çıkarabileceğini ve uzlaşmanın bu yolla kurulabileceği savunuluyor.

Vatandaşı olduğu Almanya?nın Faşist politikalarını yürürlüğe koyduğu dönemde Albert Einstein,

Seçme şansım olduğu müddetçe, sadece politik özgürlük, hoşgörü ve kanun önünde eşitliğin kural olarak kabul edildiği bir ülkede yaşamayı tercih ederim. Politik özgürlük, herkesin politik görüşlerini sözlü ve yazılı olarak ifade edebilmesi, hoşgörü ise tüm görüşlerinin saygıyla karşılanması anlamına gelir. Bu günün Almanya?sında bunlar geçerli değildir. Burada uluslararası bir birlikteliğin oluşması için çaba sarf eden, içlerinde önde gelen sanatçıların da bulunduğu pek çok kişi zulüm görüyor. Her toplumsal organizma, zor dönemlerden geçerken tıpkı bireylerde görülebileceği şekilde fiziksel olarak rahatsızlanabilir. Uluslar bu rahatsızlıkları çoğunlukla aşar. Yakında, Almanya?nın sağlığına kavuşması, Kant, Goethe gibi önemli kişilerin sadece zaman zaman anılan isimler olmaktan çıkarak, ilkelerinin toplumsal hayat ve genel bilinç düzeyinde yaygın hale gelmesini umut ediyorum.  (s. 83)

diyerek  ?Manifesto? başlıklı bu yazısında Almanya?nın politikalarını eleştiriyor.

Dünyanın en zeki adamı olarak nitelendirilen Albert Einstein?ın nasıl bir düşünce yapısı olduğunun, hayatı nasıl gördüğünün merak edilmesi gayet olağandır. Bu açıdan gayet aydınlatıcı olan bu kitapta okuyucu, bundan 60-70 sene öncesi ile günümüzün farklı yüzler, farklı isimlerle de olsa nasıl hala aynı kavgalarla, aynı zıtlıklarla uğraşmakta olduğunu çok kolaylıkla görebilir. İnsanlar tüm tarih boyunca savaşların olmadığı, herkesin mutlu olduğu bir dünya hayal etti. Buna ulaşmak imkânsız gibi görünse de, bu örnekte olduğu gibi Einstein gibi beyinlerin çözüm önerileri ile daha mutlu bir dünyaya ulaşabiliriz.

Ahmet Can Kırlıoğlu

Comments Off on Benim Gözümden Dünya

FİLİSTİN ? İSRAİL BARIŞ SÜRECİ VE TÜRKİYE

 

Bülent Aras?ın 1996 yılında bitirdiği yüksek lisans tezinin bazı değişiklik ve kısaltmalarla Türkçeye çevrilmiş hali olan Filistin ? İsrail Barış Süreci ve Türkiye, Bağlam Yayıncılık tarafından 1997 yılında yayımlandı.

Tarihteki önemli olaylar ve bu olayların soruna etkilerine bakarak süreci gruplara ayırıp ve bu yapıyla sorunu irdeledikten sonra Türkiye?nin bu süreçteki tutumundan bahseden Aras, barışın devamlılığı için yapılması gerekenlere vurgu yaparak kitabını sonlandırıyor.

Aras, Filistin ? İsrail sorununun başlangıcından kitabın yazım tarihine kadarki sürecini irdelediği bu kitabında ilk bölümde sorunun başlangıcına gitmekte. İngiltere?nin Filistin üzerindeki problemlerin çözümünü BM?e bırakması ve bunun sonucunda sorunun uluslararasılaştırılması, İsrail Devleti?nin kurulup tanınması ve bu durumun açtığı yeni sorunlar ve gerginlikler üzerinde durmaktadır. Bu bölümde BM dökümanlarını da içeren belgelerle BM?in ortaya attığı olası çözümler ve Filistin ile İsrail?in bu çözümlere karşı tutumlarını aktarmaktadır yazar.

İkinci bölümde Aras 1970 -1988 arasındaki döneme, bu dönemde süregelen savaşlara, ortaya atılan yeni barış önerilerine odaklanmıştır. Yine bu dönemde FKÖ?nün dünyada tanınması bahsedilen ayrı bir husustur.

Kitabın üçüncü bölümü İntifada?ya uzanan sürece, İntifada?nın dünyada yarattığı uluslararası tepkilere ve bu hareketin barış sürecine olan etkilerine ışık tutmaktadır. Yine soğuk savaş sonrasındaki bu dönem boyunca Filistin-İsrail arasındaki sorunun boyutları, İsrail?in Filistin üzerindeki tutumu ve Filistin?in bu dönemdeki vaziyeti açıklanmış; öne sürülen yeni barış önerileri ve yeni girişimlerden bahsedilmiştir.

Dördüncü bölümde Körfez Savaşı sonrasındaki dönem ele alınmıştır. Asıl olarak bu dönemde Filistin sorunun dünya gündemindeki öneminin azalması, kısmi çözüm arayışları, yine Körfez Savaşı sonrasında ABD?nin çıkarları doğrultusunda Arap ülkeleriyle bazı yakınlaşma politikaları ve ?İlkeler Bildirgesi? ile birlikte çözümün ortaya çıkışı üzerinde durulmuştur.  Bölümün sonuna doğru bu dönemde barış sürecine tepkilere yer verilmiş, somut alıntılarla barışa karşı geliştirilen tutumlar yansıtılmıştır.

Bütün bu tarihi süreç, etkileri ve önemli olaylarıyla birlikte anlatılıp irdelendikten sonra son olarak da bu süreçte Türkiye?nin konumu hakkında bilgiler veriyor kitap. Bunu yaparken de kendi görüşlerini de açıklayan Aras, Türkiye?nin neden dengesiz bir politika izlediğinin nedenlerini öne sürerek tarihsel süreç boyunca Türkiye?nin değişen tutumunu bizlere aktarıyor.

Sonuç bölümünde ise artık yazar tüm bu gelişmeleri, barış denemelerini, başarısızlık nedenlerini de göz önüne alarak bazı gereklilikler öne sürmekte barışın sağlanması için. Demokratik bir yapının gerekliliğinden bahseden yazar bu düşüncesini farklı seslerden alıntılarla destekliyor

Çok geniş bir kaynakçaya sahip olan bu kitap, sadece konu ile ilgili belli bir bilgiye sahip kişiler için değil, konu hakkında bilgisi olmayıp öğrenmek isteyen kişiler için de önemli bir eser niteliğini taşıyor. Tez sonradan Türkçeye çevrilmiş olsa da tezin yazarı tarafından çevrilmiş olması çeviri bir eserde ortaya çıkabilecek sorunları da ortadan kaldırmış. Ayrıca olaya çoğunlukla objektif yaklaşmış olması kitabın önemli özelliklerinden de bir diğeri. Uzun yıllardır süren Filistin ? İsrail sorunun çözülmesi için ne gereklidir? Bunca yıldır çözülemeyen sorunun temelinde neler var? Ve bunlar gibi birçok soruyu daha yanıtlayarak kafanızdaki soru işaretlerini azaltacak olan bu eser konu hakkında ilgili olan, bilgi edinmek isteyenler için ideal bir akademik kaynak.

 

Büşra Nur Güllü

Comments Off on FİLİSTİN ? İSRAİL BARIŞ SÜRECİ VE TÜRKİYE

Yazar Murat Menteş, okumak ve kitaplar üzerine konuşuyor

Yazar Murat Menteş’in, okumak ve kitaplar üzerine yaptığı konuşmasına “Murat Menteş” başlığını tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Murat Menteş'in konuşması

Comments Off on Yazar Murat Menteş, okumak ve kitaplar üzerine konuşuyor

İhsan Oktay Anar ve Roman

Yazar Gürsel Korat’ın İhsan Oktay Anar üzerinden “roman” üzerine görüşlerini tartıştığı yazısı için yazarın bloğu ziyaret edilebilir:

http://gurselkorat.blogspot.com/2011/10/minyatur-ve-roman-estetigi.html

Comments Off on İhsan Oktay Anar ve Roman

“Tanzimat Romanlarında İstanbul: Mekânlar/Yaşantılar”

Ela Çil-Ayşe Nur Şenel Sergisi: “Tanzimat Romanlarında İstanbul: Mekânlar/Yaşantılar”

Tarih: 27 Ocak -18 Şubat 2012
Sergi açılışı: 27 Ocak 2012 Saat: 19.00
Yer: Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Karaköy Binası
İletişim: 0212 251 49 00

http://www.mimarist.org/index.php?%2Fevents%2Fview%2F2012%2F01%2F27%2F237


Comments Off on “Tanzimat Romanlarında İstanbul: Mekânlar/Yaşantılar”

Zaniyeler Üzerine…

Eleştirmen Ömer Türkeş, bu dönem TLL 102 dersinde tartıştığımız Salahaddin Enis’in Zaniyeler adlı kitabının bir yayınevince adının değiştirilerek yeniden basılması üzerine kaleme aldığı yazısında “unutulmuş” bu yazar ve eseri hakkında bilgi veriyor. Yazının tamamına şu linkten ulaşılabilir:

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3058

Comments Off on Zaniyeler Üzerine…

Zenginler Dünyamızı Nasıl Mahvediyor?

Herve Kempf Fransa?da 1957 yılında doğmuş bir gazeteci yazardır. Radio Alligator?da başladığı gazetecilik mesleğine 1985 yılında girdiği Science et Vie Micro adlı bilişim dergisinde sürdürdü. Çernobil felaketinden sonra çevrebilimsel konulara el atan yazar, Fransızcadan çevrilmiş kitabı Zenginler Dünyamızı Nasıl Mahvediyor ?da dünya üzerinde egemen olan oligarşik sistemi eleştirmektedir.

Bu kitapta Kempf?in  iki temel saptaması var. Bunlardan biri gezegenin çevrebilimsel durumunun her geçen gün kötüye gittiği ve bunu durdurmak için çabalayan az sayıda insanın uğraşlarının fayda etmediğidir. İkincisi ise toplumları yöneten sistem olan kapitalizmin insanın saygınlığını yok ettiğidir. ?Tehlikeli bir zamandayız ve felakete doğru sürükleniyoruz. Felaket, araç olarak sadece açgözlülüğe, ideal olarak sadece tutuculuğa, düş olarak sadece teknolojiye sahip olan egemen bir tabakanın yürüttüğü sistemden kaynaklanmaktadır.? (s.9) diyen yazar bu bunalımın en büyük sebebinin oligarşi olduğunu açık bir dille ifade etmektedir. Kempf, bu sistemin itici gücünün ABD olmasının nedeni olarak 11 Eylül 2011?de gerçekleşen saldırının Amerikan toplumunda yarattığı korkuyu gösteriyor.

Ayrıca çevresel felaketlerin boyutunun düşündüğümüzden çok daha büyük olduğunu da hatırlatıyor. Canlı türlerinin kitlesel olarak yok olmalarının jeolojik zamanlardaki orana göre yüz kat fazla olması veya 1980?den beri ekvatordaki yağmur ormanlarının %35?inin, mercan adalarının %20?sinin yitirilmiş olması felakete ne kadar yakın olduğumuzu gösteren örneklerden sadece birkaç tanesi. İleride herkese yetecek yer, yiyecek… vs. olamayacağı için savaşların çıkacağından da korkulmaktadır.

?Tehdit altında olan, dünya değil uygarlıktır.?(s.13). Yok olan sadece doğamız değil aynı zamanda insanın saygınlığıdır. İnsan emeğinin sömürülmesi her geçen gün daha normal gibi gösterilmeye başlanmıştır. Sömürülen kesim her geçen gün daha zor şartlarda yaşamaya mecbur edilirken; sömürenler, ki onlar dünyamızı çıkarları doğrultusunda yöneten insanlar, refah düzeylerini  yükseltmekteler. Böylece arada büyük bir uçurum oluşmaktadır. Fakirlik ve zenginlik göreceli kavramlardır. İnsanlar yaşadıkları topluma göre fakir veya zengindirler. ?Biz toplum içinde önce zenginlerden daha az zengin olduğumuz için fakiriz.?(s.48) diyen yazar aradaki eşitsizliğin azalamasının fakirliğin de azalmasına çözüm olarak görmekte.

Bu eşitsizliği körükleyen en büyük sebeplerden biri rekabettir, toplumdaki tabakalar arasındaki rekabet. ?Her biri bir üst tabakayı taklit etmek ister.? (s.72). Herve Kempf bu doyumsuz rekabetin verimliliği arttırdığını ama gerilimi hiç azaltmadığını açıklıyor. İnsanlar rahat bir nefes alamıyorlar. Üretimin büyümesi bu sorunun tek çözümü olamaz. Son on yılda iktisatçıların gözlemlerine göre, üretimdeki büyüme ne fakirliği azalttı ne de ortadaki eşitsizliği azalttı. ?Büyüme görünürde bir zenginlik fazlası yaratmakta ve sistemin yapısını değiştirmeden yağlanmasını sağlamaktadır.?(s.81.) Bu sorunların çözümü ise kapitalizmden uzaklaşmaktır.  Ayrıca sallanmakta olan solun yeniden doğması gerekmektedir. Kempf, solun dünyayı değiştirme tutkusundan vazgeçtiğinden şikâyet etmektedir. Solun bu ses çıkarmayan, boyun eğen tavrı yüzünden ?sosyal demokrasi? yerini  ?sosyal kapitalizm?e bırakmaktadır. Medya basın özgürlüğünü kaybedip oligarşinin sesi haline gelmiştir çünkü tüketimin artması onların da çıkarları doğrultusundadır. Medya çoğunlukla büyük sanayi şirketlerinin kucağındadır.

Bu kitap, kapitalizm eleştirisi yaparken bu sisteme karşı savunma mekanizmaları üretebilmeleri için muhalif kesimlere ilham veriyor. Öyle ki her şeye rağmen iyimser olmalı ve bu gidişata karşı politik bir tavır oluşturmalıyız. Özgürlük ve dayanışma zihniyetini uyandırmalı ve önyargılarımızdan uzaklaşmalıyız.

Duygu Alay

Comments Off on Zenginler Dünyamızı Nasıl Mahvediyor?

Seks İsyanları

Orijinal adı The Sex Revolts Gender Rebellion and Rock?n Roll [Seks İsyanları Toplumsal Cinsiyet İsyanı ve Rock?n Roll ] olan ve Türkçeye Seks İsyanları olarak çevrilen Simon Reynolds ve Joy Press?in kitabı Rock müzik tarihindeki toplumsal cinsiyetçilik gerçeğini gözler önüne seren bir araştırma inceleme kitabıdır. 422 sayfadan oluşan ve geniş bir kaynakçaya sahip olan bu kitabın ilk basımı 2003 yılında yapılmış ancak Türkiye?de bu kitap için toplatılma kararı alınmıştır. Daha sonra tekrar 2006 yılında kitap rafları arasındaki yerini alabilmiştir.

Seks İsyanları?nda ilk olarak Rock?ın sahip olduğu ?düzen dışılık? kavramı sorgulanıyor. Düzen dışılık denince de akla gelen ilk kelimeler Rock müziğin de çağrıştırdığı ?asi? veya ?isyankâr? olduğuna göre, bu kavramlar ile devrimcilik arasındaki fark ortaya konuyor. Hayatın ve içindekilerin belirli bir sistem eşliğinde rayından sapmayan bir tren gibi gitmesine karşı olan bu asilik; yani düzene, sisteme karşı çıkış aslında kapitalizm ile veya daha genel bir ifadeyle sistem ile bazı konularda örtüşüyor, bu yüzden de kitabın yazarları tarafından devrimci kabul edilmiyor. Bu durumda asi dediğimiz sistem karşıtlarının yaptığı, ataerkil düzen politikasını toplumda ?isyankâr? bir biçimde yürütmekten başka bir şey değil. Yine kitapta yer alan bir örnek açıklayıcı olabilir: Kitapta geçen The Wild One filminin bir sahnesinde motosikletçi karakterine neye karşı isyan ettiği sorulduğunda o ?seçenekler neler?? şeklinde cevabı vermektedir.

Kitapta, kadının sözü edilen ?asi?lerin gözünde bir anne figürü olarak canlandırıldığı vurgulanıyor. Anneye duyulan isyan, isyanın temelini oluşturuyor. Anneden ayrılma isteği daha sonra o huzuru tekrar bulma adına asileri bir yolculuğa sürüklüyor. Anneden kaçarak yeni bir yuva arama isteği yüzünden de asi, soyut bir kadınsılığın ihtiyacını duyarken günlük hayatta karşılaştığı kadınları hor görüyor. ?Düzen?in ihtiyaç duyduğu özellikleri (evcimenlik, sadıklık vb.) taşıdığı varsayılan kadın, erkeğin ayağına zincir vurduğu düşüncesiyle asiler tarafından aşağılanıyor ve bu çok farklı biçimlerde duyulan bir nefrete dönüşüyor. Kitapta bu düşmanlığın ve yuva arayışının ne boyutta olduğuna, durumu ensest ile ilişkilendirebilecek filmler, kitaplar ve şarkı sözleri örnek gösterilerek yer veriliyor.

İlk bölümde yuvadan ayrılmanın hırçınlığı, ikinci bölümde kendini sıcak yuva arayışına bırakıyor. Kitabın ikinci kısmında ise bu aşırı bireycilikten yorgun düşen, kaçmak için kitapta ?doğmuş ruhun teslimiyeti? şeklinde ifade edilen kabullenilmiş çaresizliği benimseyen asiler işleniyor. Rock?n Roll?un çılgın dünyasından farklı olarak Pink Floyd, Van Morrison gibilerin şarkı sözlerinden sızan o ?yuvayı arayış?a şahit oluyoruz.

Son bölümde ise kadının Rock dünyasında yer edinebilme çabası işleniyor. Günlük hayatta kendisinden kaçılan, Rock konserlerinde ?groupie? olarak yer edinebilmiş, evcimen ve hor görülen kadının Rock dünyasından içeri adım attığında yaşadığı tedirginliği, sahip olduğu çelişkileri gözler önüne seriyor kitap. Dişi öznelliğinin pekiştirilmesi ve kimlik oluşumu arasındaki travma işlenerek dişi bir isyanın çıkışına tanık ediyor bizleri Seks İsyanları. Patti Smith, Christina Hynde gibi kadın şarkıcıların seçeneklerini ?metreslik? ve ?ilham periliği? dışına çıkarma başarısı, ?babasının küçük kızı? olmaktan, yani hanım hanımcık bir tarzda yetiştirilip bu çizgi doğrultusunda sonu evlenip çocuk sahibi olmaya, onlara bakmaya varan bir hayattan vazgeçip ?Rolling Stones?vari bir kadın düşmanlığının seçimi anlatılıyor. Özetle kitap, Rock?ın içinde bulundurduğu birçok zıtlıkla (sert erkek, yumuşak erkek, asi ergen, erkekfatma karakterleri) birlikte okuyucuya toplumsal cinsiyet merceğinden bakılan gerçekler sunuyor. Bu gerçekler sunulurken kitabın birçok araştırmadan ve kaynaktan faydalandığını belirtmekte fayda var.

Ortada bu kadar gerçeklik olunca kitabı okurken kafanızda birçok soru oluşuyor ancak olası cevapları teker teker yine okurken buluyorsunuz.

Ezgi Türkeli

Comments Off on Seks İsyanları

“Hiçbir Din Olası Hiçbir Anlamda Doğru Değildir”

İsviçreli yazar Alain de Botton, Ateistler İçin Din adlı kitabının ilk kez Türkiye?de yayımlanmasına izin verdi. Kitap, Ayşe Ece?nin çevirisi ile Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı. Kitabın sadece Türkiye?de yayımlanmış olması ilginç. Yazarın Türkiye?yi seçmiş olma nedeni belki gelecek tepkileri merak etmesi belki de kitabında Müslümanlık ile ilgili bilgilere yer vermemesidir.

Kitabın konusu uzun süre tartışılacağa benziyor. Botton?a göre bu kitabın temel savı, tam bir ateist olarak yaşarken dinlerin zaman zaman yararlı, ilginç ve avutucu olabildiğini görmenin, dinlerin kimi düşüncelerini ve uygulamalarını seküler dünyaya aktarma olasılıklarını araştırmanın mümkün olması gerektiğidir. Yazar kitaba başlarken okuru kaybetmeyi de göze alarak hiçbir dinin doğru olmadığından bahsetmiş. Tanrı?nın var olmadığını ispatlamak ateistler için eğlenceli bir uğraştır. Fakat asıl mesele Tanrı?nın var olup olmadığını saptamak değil, Tanrı?nın var olmadığı kabul edildiğinde tartışmanın nereye gideceğini kontrol etmektir.

Alain de Botton, günümüzde insanların dinle bağlarını ya tamamen koparmış ya da en aza indirgemiş olduğundan bahsediyor. Oysa seküler dünyanın dinlerden öğreneceği çok şey vardır. Kitapta din birçok yönden ele alınmıştır. Örneğin; kitabın ?Topluluk? adlı bölümünde yazar ? Modern toplumun yokluğunu en şiddetli biçimde hissettiği kayıplardan biri, topluluk ruhudur. Topluluk ruhumuzu neyin kemirip yok ettiğini araştıran çalışmalar, geleneksel olarak Avrupa?da ve Amerika Birleşik Devletleri?nde on dokuzuncu yüzyılda dini inancın özelleştirilmesine işaret ederler. Tarihçiler, komşularımızla ilgilenmemeye başladığımız dönem ile Tanrılarımız için hep beraber tören düzenlemeyi bıraktığımız dönemin hemen hemen aynı zaman dilimine denk geldiğini ileri sürerler.? sözleri ile dinin topluluk ruhunu canlı tutmak için yaptığı şeyleri seküler toplumun yok ettiğinden bahsetmiştir. Dinler yaşamın birçok alanında geliştirdiği yorumlar sayesinde insanların duygusal gereksinimlerini kolayca karşılayabilmektedir. Bu nedenle insanlar mutlu olmak için hayatlarında dinlere de yer açmalıdırlar.

Yazar kitabının son bölümünde düşüncelerinin temelini oluşturan Auguste Comte?nin görüşlerine yer vermiştir. Bu kitap, bir yandan dinin doğaüstü yönünden hiç hoşlanmayıp, öte yandan da kimi düşüncelerine ve uygulamalarına hayranlık besleyen görüşü ele alan ilk kitap değildir; bu görüşü yalnızca kuramsal olarak tartışmaktansa uygulamayı öne çıkaran ilk kitap da değildir. Bu görüşü geliştiren çalışmaların içinde en kararlı olanını, Fransız sosyolog Auguste Comte on dokuzuncu yüzyılda gerçekleştirmiş. Comte?nin düşüncelerinin temelinde, modern dünyada bilimin buluşları sayesinde aklı başında birinin Tanrı?ya inanmasının mümkün olmayacağını savunan keskin bir gözlem vardır. Comte?nin bulduğu çözüm, ne kutsal geleneklere gözü kapalı bir biçimde sarılmayı, ne de onların tümünü saldırgan bir tavırla bir kenara atmayı içeriyordu. Comte, kutsal geleneklerin anlamlı ve mantıklı yönlerini bulup onları günlük hayatta kullanmayı savunuyordu. Comte?nin yaptığı en büyük hata hazırladığı bu programa ?İnsanlık Dini? adını vermesiydi. Eğer görüşlerini din adı altında toplamasaydı düşünceleri unutulup gitmezdi. Kendinden ?Büyük Rahip? olarak değil de sadece sosyolog olarak bahsetseydi görüşlerini daha rahat yayabilirdi.

Sonuç olarak kitabın temelindeki görüşü Botton şu cümlelerle açıklamış: ?Modern ruhların sorunlarının birçoğu, dinler tarafından bulunan çözümlerle iyileştirilebilir, yeter ki bu çözümler içine doğdukları o doğaüstü yapıdan çıkarılsınlar. İnanç sistemlerindeki bilgelik, tüm insanlığa aittir, içimizdeki en mantıklı insana da, doğaüstünün en büyük düşmanlarına da. Dinler, yalnızca inananlara bırakılmayacak kadar yararlı, etkili ve zeki olan bir bakış açısını dönem dönem de olsa sunmayı her zaman başarmışlardır.?

Hazal Batılı

Comments Off on “Hiçbir Din Olası Hiçbir Anlamda Doğru Değildir”

Next »