İnce Memed ve Devlet

 

Yaşar Kemal’in İnce Memed serisini okumaya başladığımda henüz üniversitenin birinci sınıfındaydım. Serinin son kitabını aradan 7 yıl geçtikten sonra, doktoraya başladığım zaman bitirebildim. Bu geçen süre zarfında kitabın anlattığı ve yücelttiği unsurlara olan bakış açım da değişmiş, olayları farklı bir şekilde değerlendirir olmuştum. Kitabı ilk okumaya başladığımda, zulme karşı direnen, köylünün, yolsuzun yanında olan, ağalara kök söktüren İnce Memed’i fazlasıyla sevmiş, bir ağa, yetmez bir ağa daha öldür Memed diyerekten heyecanlı bir şekilde oturduğum yerde Memed’i desteklemiştim. Eğer devlet halkına adalet sağlayamıyorsa halktan birilerinin çıkıp bu adaletsizliğe dur demesi gayet doğaldı benim için. Zaten asker de öldürmüyor, onlarla kendini kurtaracak kadar çatışıyordu. Devlet, ağalara, beylere haksız bir şekilde toprak dağıtıyor, onların köylüye yaptığı zulmü durdurmak bir yana, bir de önlerini açıyordu. Balkan Savaşları ile başlayan, Birinci Dünya Savaşı ile devam eden sonu gelmez, bitip tükenmez acılara bir de bu ağaların zulmü ekleniyordu. Köylünün beli artık bir santim daha gidemeyecek kadar bükülmüş, kapandığı yerden doğrulması neredeyse imkansız hale gelmişti. Bu şartlar altında bir delikanlı çıkmış, gözünü karartmış, ortada ağa falan koymuyor, kırıp geçiyordu.

 

İnce Memed’in bu kadar kahramanlıklar yapmasına fazla gerek yoktu aslında. Garip bir milet olarak biz hem imparatorluğumuzla, büyük devletliğimizle övünür (?), hem de bu devlete ve parçalarına kafa tutan eşkiyaları, Köroğlu’ları, Hekimoğlu’ları, bunlar hakkında türküler yakan Dadaloğlu’ları ve bilimum tüm halk destanlarını da her halükarda sever ve destekleriz. İnce Mehmed’in kahramanlaştırılması için tüm şartlar hazırdır yani. Doğru yerde ve tam zamanında ortaya çıkması yeterlidir. Bu çelişkili durum, hem devleti sever hem de eşkiyayı destekler gözüken halk profili, biraz sonra anlatacağım ilk soru işaretlerinden birinin ortaya çıkmasına sebep oldu bende.

 

Benim gibi muhafazakar bir çevrede yetişmiş insanların gözünde Osmanlı Devleti çok yücedir, kusursuza yakındır. Padişahlar halife, askerlerin hepsi Allah yoluna canlarını hiç düşünmeden feda eden neferler, alimleri evliya, halkı İslam’a yakışır bir müslümanlığa sahip, takva ehli insanlardır. Arada çürük yumurtalar çıkmış, lale devrinde biraz şımarmış, yeniçeriler biraz paracı olmuş, disiplinden uzaklaşmıştır vs. fakat asıl yapı, temel değişmez bir biçimde sapasağlam ayaktadır. Batılıların hileleri, düzenbazlıkları, üzerimize oynadıkları oyunlarla biçare parçalanmış, imparatorluğumuzdan olmuşuzdur. Ortalama bir tarih bilgisi sizi bu bilince çıkartır ve orada yolunuza devam etmenizi sağlar. Altını üstünü fazla karıştırmaz, olur da farklı bilgiler gelirse görmezden gelirsiniz. Eleştirenleri, farklı yorumlar yapanları, o zaten kemalistti, bu adam yahudi asıllı, bu yazar batının uşağı vb. suçlamalarla geçiştirir, bulunduğunuz konforlu bilgi ve inanç kümesini terketmezsiniz. Ben de ilk başlarda bu güruha uymuş, çoğu itirazı kendime yedirememiş, ceddimi korumuş  ve bilinçaltıma fazla zarar vermeden aykırı seslerin zihnimde yankılanmasının önüne geçmiştim.

 

Bu döngüden çıkmama, farklı düşünmeme yol açan, bildiğim tabuları yıkan bilgiler tarih kitaplarından, dergilerden değil, hiç beklemediğim bir yerden, edebiyattan geldi. Şimdi size bir gencin fikir dünyasının nasıl değiştiğini ana hatlarıyla anlatacağım. İlk vurgunu, Osmanlı’nın son döneminde önde gelen İslamcı yazarlar tarafından çıkarılmaya başlanan Sebilürreşad Dergisi’nde okuduğum bazı yazılardan yedim. Bu dergiyle ilgili aklımda kalan en önemli şey, Osmanlı’nın son döneminde yaşanan İslam’da büyük sıkıntılar olduğula ilgiliydi. Yazarlar öncelikle yaşanan yozlaşmayı tespit etmeye ve sonrasında da çözümler sunmaya çalışıyorlardı. Tam bu dönemde Mehmet Akif’in “Müslümanlık Nerede, Bizden Geçmiş İnsanlık Bile” dizelerine denk geldim. Burada önemli olan nokta Müslümanların eleştirilmesi değildi. Asıl çarpıcı olan, benim daha önce bilmediğim ve bize öğretilmemiş, dönemin önde gelen İslamcı yazarlarının bu tarz çok sert eleştirel yazılarının oluşuydu. Tamam kemalistler zaten Padişah düşmanı, müslüman karşıtıydı, tarihçilerin çoğu yine bu kemalist eğitimden geçmiş, veya batı özentisi lümpen kişilerdi. Kısacası bunların dediklerine itimat edilmezdi. Peki Müslümanlığı ile övündüğümüz, Safahat’ını gururla baş köşeye koyduğumuz, belli başlı şiirlerini bilmeyenleri ayıpladığımız Mehmet Akif Ersoy da mı İslam düşmanıydı da “Tevekkelna Deyip Yattık da Kaldık Böyle en Aciz” diyerekten Osmanlı’nın son yıllarında halkın bulunduğu miskinliği eleştirdi? Dediğim gibi, vurgunu yemiştim bir kere, surda gedik açılmıştı, durmuyordu, devamı gelmeye devam ediyordu.

 

İkinci saldırı Memed Arif Bey’in “Başımıza Gelenler” isimli kitabından geldi. Memed Arif Bey 93 Harbi’nde Ahmed Muhtar Paşa’nın özel katipliğini yapmış ve savaşı bizzat yaşamıştır. Aynı zamanda, 109 oyla TBMM’nin ikinci başkanı seçilmiş (aynı oylamada birinci başkan olarak 110 oyla Mustafa Kemal seçilmiştir) Celalettin Arif Bey’in de babasıdır. Kısacası “bizden” biri, İslami camiiada saygınlığı olan bir zaattır. Başımıza Gelenler kitabını okuyunca bir bulut daha kayboldu kafamın üstünde gezinen. Öncelikle dünyanın gıpta ettiği bir ordumuzun olmadığını, özellikle zabit seviyesinde büyük bir açık olduğunu, makamları elde edenlerin çoğunun oralara torpille geldiğini, işinin ehli olmayan insanlara koca bir imparatorluğun emanet edildiğini kavradım (istisnalar hariç tabii, yalnız sorun şu ki biz istisnaların iyiler değil, kötüler olduğunu zannediyorduk). Daha da önemlisi, tebaanın milliyetçi veya İslami duygularla vatanını savunan kimseler olmak bir yana, vatan denilince tahayyülerinde somut bir şey belirmediğini, hayatlarının kendi köyleri, kasabalarından ibaret olduğunu öğrendim. Meğerse asıl dertlerinin gelip işlerine karışan, çocuklarını, beylerini askere alan, vergilerle onları boğan Osmanlı olduğunu gördüm. İlk olarak o kitapta, asker kaçaklarının sayısının ne kadar fazla olduğu ve bu kaçakların Osmanlı için önemli bir sorun teşkil ettiği bilgisine nail oldum.

 

Bunların yanı sıra Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları üçlemesi, bu kitaplarda bir şekilde sürekli yer alan sahtekar hocalar, Bozkırda’ki Çekirdek kitabında halkın Osmanlı ile ilgili tutumu (“Osmanlı’da oyun bitmez” gibi) ve son olarak da İnce Memed’de halkın devlete olan bakışı tüm hayallerimi yıktı. Meğerse övündüğümüz, herkesin mutlu mesut bir şekilde vatan, millet, din aşkına yaşadığını, fedakarlıklar yaptığını zannettiğimiz Osmanlı, hiç de bildiğimiz şekilde değilmiş (bu kanıya sadece edebi eserler üzerinden ulaşmadım, sonrasında yaptığım tarih okumaları ile bu görüşüm pekişti). Düzgün giden üç beş şey dışında, bir avuç insan haricinde, toptan çürümüşüz de bize hala hikayeler anlatılıyormuş. Tam bu noktaya geldiğimde, her seferinde, ağzımın içinde dışarı çıkmak için bana yalvaran küfürlerin doluştuğunu hissediyorum. Ulan diyorum kendi kendime, bize kanser olduğumuzu söylemediniz de ne oldu (evet “hasta adam” benzetmesini kullanıyorum, batılıların bizim için söylediği “hasta adam” benzetmesini)? Osmanlı’yı yıkılmaktan mı kurtardınız? Cumhuriyeti mükemmel şekilde kurdunuz, makine gibi işledi de bizim mi haberimiz yok? Muhafazakar partiler iktidara gelip bizi eski özlenen altın çağa tekrar taşıdı da biz mi farkına varamadık henüz? Bu kadar nesli uyuttuğunuz yetmedi bir de yenilerini mi ekliyor, yalanlarla çevrelenmiş dünyanızın nüfusunu arttırıyorsunuz? Anlatın gerçekleri, Osman Bey zamanında, Sultan Mehmet zamanında neden yükseldiğimizi de anlatın tüm açıklığıyla, sonrasında neden çürüyüp yıkıldığımızı da anlatın. Ulu Hakan Abdülhamid’in neden en uzun tahtta kalan padişahlardan biri olmasına rağmen imparatorluğu kurtaramadığını da anlatın. Bilelim, öğrenelim ki hatalarımızdan ders çıkaralım. Atalarımızın düştükleri hatalara biz de düşmeyelim. Şartları, yeni ortaya çıkan gelişmeleri tarihimizden aldığımız tecrübeyle tahlil edip buna göre yol haritaları çıkaralım. Birini kaybettiysek, en azından onun çocuklarını, torunlarını kurtaralım. Yapay bilgilerden, içi boş inançlardan arınarak gerçeğe, gerçeğe ulaşamazsak bile en azından onun sınırlarına olabildiği kadar yaklaşalım. Bırakalım artık şu aptallığı, arkamızda bırakalım. Duymak istediğimiz, bizi rahatlatan hikayelere değil, ne kadar rahatsız ederse etsin gerçeklere sarılalım.

 

Yukarıda yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere, kendi yaptığım okumalar sonucu vardığım sonuç şudur ki, Osmanlı’nın özellikle son dönemlerinde halk ile devlet arasında bize anlatılanın aksine sıkı bir gönül bağı bulunmamaktadır. Halkın devletten asıl beklentisi, kendi küçük köylerinde, hayatlarında rahatça yaşayabilmeleri ve devletin bu alana minimum seviyede müdahale etmesi, gerekirse hiç karışmamasıdır (vergiler, askere alımlar, iskanlar, göçebe toplulukların yerleşik hayata zorlanması devletin halkın yaşamına karışma biçimlerinden bazılarıdır). Bu hayata yapılan müdahaleler sonucunda da isyanlar, eşkiyalık gibi yöntemlerle cevap verilmeye çalışılmıştır. İsyan edenlere gösterilen sevgi, ağıtlar, destanlar, türküler halk ile devlet arasındaki münasebet biçimini en açık bir şekilde anlatan öğelerdir.

 

Buraya kadar yazdıklarımla anti-devletçi bir izlenim bırakmış olabilirim. Yazıyı okuyanlar ve bu çıkarımı yapanlar haksız sayılmaz. Fakat aslında ne olursa olsun yine de devletin tarafının tutulmasına inanan bir insanım. Ortada yanlış bir şeylerin olması, çözümün bu yanlışlığı toptan kaldırmak olduğu anlamına gelmez. Devletin Osmanlı’nın belli dönemlerinde düzgün işlemediği bir gerçektir. Devleti ortadan kaldırmakla, onu zayıflatmakla varolan sorunların ortadan kaldırılacağına inanmak da bence saflıktır. İnce Memed’in dördüncü cildini okurken hep şunu düşündüm, Osmanlı’yı yıkalım, sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de Anadolu’ya, mesela Çukurova’ya karışamayacak şekilde zayıflatalım. Tüm kasabalar eşit güçte olsun, aralarında federasyon kursun, hatta boşverin federasyonu, ona bile gerek kalmasın, özgür bir biçimde, kim nasıl istiyorsa öyle yönetilsin, daha doğrusu kendi kendini yönetsin. Bu seferliğine dış güçleri, diğer ülkeleri de görmezden geliyorum İnce Memed ve ahalisinin hatırına, onları yok sayıyoruz, sadece biz bizeyiz, Türkiye Cumhuriyeti ve Çukurova ahalisi. Dünya Çukurova’dan ve çevresindeki kasaba/köylerden ibaret olsun bu yazı bitene kadar.

 

Kendi kendime şu soruyu soruyorum, devleti bu bölgeden dışarı atsak, dış müdahalelere tamamen kapalı olsak, tüm ağaları yok etsek, köylü kendisiyle baş başa kalsa…Mesela, İnce Memed’in köyünden, onu jandarmalara ve ağalara karşı koruyan diğer köylülerden rastgele birilerini seçelim. Bu köylülere yeni durumda, yani devletin, jandarmanın, ağaların olmadığı Çukurova’da idareciler olarak görev verelim. Bu idarecilerin yozlaşmayacağının, muktedir hale geldiklerinde itaat edilmeyi beklemeyeceklerinin, itaatsizliği, kendi görüşlerine muhalefet olup söz dinlemeyenleri cezalandırmayacaklarının garantisini kim verebilir? Bu yeni oluşumda insanlar birbiriyle çatışmadan kaç yıl yaşayabilirler. Hep bir köylü edebiyatı yapıyoruz ya, dağ taş ovalar, güzelliklerden bahsediyoruz, bu devletleri, Osmanlı’yı, Türkiye’yi kuranlar, egemen olanlar, başka bir dünyadan mı geldi? Onların ataları, hatta bizzat kendileri zamanında köylü değiller miydi? Bundan dört beş bin yıl önce tüm insanlık, tüm dünya bir köy değil miydi (hayır! yazı, “bütün dünya buna inansa, birlik olsa, hayat bayram olsa” ya doğru gitmiyor korkmayın)? Bu geçen zaman zarfında insanların karakterleri değişti, şehirliler şeytanlaştı, köylüler melekvari varlıklar oldu da biz mi farkına varamadık?

 

Velhasılkelam, bana göre sorun devlet değil, sorun jandarmalar da değil, ağalar hiç değil. Suçun tamamı insanlıkta. Kötülük yapmak için her durumu fırsata çevirenlerde. Sonra herkeste olan bu karakteri, fıtratı, devlete, belli yapılara atarak kendini aklamaya, aradan sıyrılmaya çalışanlarda. Sırf kötülük yapmaya gücü yetmediği için iyiliği seçen, seçmek zorunda kalan insanların samimiyetlerden şüphe duyuyorum. Nasıl bir insan, güçlü olduğu veya güçlülerle saf tuttuğu için tüm söylemlerini muktedirlerin yaptıklarını meşrulaştıracak şekilde oluşturabiliyorsa, güçsüz insanlar da ellerinden başka bir şey gelmediği, bulundukları şartlar altında iyiliği savunmaktan başka çıkar yol olmadığı için iyinin yanında saf tutmayı seçmiş olabilirler. Elbette bu iki senaryodaki insanların samimi olma ihtimali yok değil. Biri güce, diğeri de iyiliğe  inanıyor olabilir. Fakat inandırıcılıkları, ancak karşı tarafa geçtikleri ve şartlar değiştiğinde de aynı çizgiyi sürdürebildikleri zaman makbul hale gelir. Sözgelimi, iktidarın yetkilerinin sınırlandırılmasını savunan bir muhalefetin, iktidara geldiğinde eski söylemlerine uygun adımlar atıp atmadığı; zenginlerin, ekonomik durumu kötü olan insanlara daha fazla yardım yapması gerektiğini söyleyen yoksul bir kimsenin, parayı bulduğu ve statüsü değiştiğinde gelirinin ne kadarını fakirlere ayırdığı; fabrika sahibi birisinin işçi hakları ile ilgili görüşlerinin, aynı kişinin iflas etmesi ve sonrasında düz bir işçi olarak çalıştığı vakit değişkenlik gösterip göstermediği, bahsettiğim samimiyetin test edilebilmesine yarayabilecek durumlardan birkaçıdır. Bu tarz gelişmeleri yakından takip eden biri olarak, maalesef, benim görüşüm, her iki tarafın (güçlünün ve zayıfın) pozisyonları değiştiği vakit eski görüşlerine sadık olmadıkları yönündedir.

 

Bu yazıdaki amacım Hobbes’u, devlete itaatsizliği kesinlikle kabul etmeyen, gücün mutlaklığını savunan kişiyi savunmak değil. Aslına bakarsanız kendisinden pek hazzetiğim de söylenemez. Sadece, devlete isyan edilmemesi gerektiği hususunda onunla aynı fikirleri paylaşıyorum. Sebebini de yukarıda anlatmaya çalıştım, özetle, yeni kurulacak devletin/oluşumun bir öncekine benzemesi, yozlaşması çok muhtemel ve böyle bir durumda eskisini yıkıp geçiş süresinde yaşanabilecek kaosa (iç savaş gibi) davetiye çıkartmak çok büyük risk bana göre. Hobbes’tan farklılaştığım alan ise, devletin mutlak otoriter olmasının ona sınırsız bir alan açmadığı üzerine (hem mutlak otoriter, hem sınırsız değil, çelişkiye düşer gibiyim, ama düşmeyeceğim, sabredin). İnce Memed’in devlete isyan etmesine karşı olmam, devletin halkına istediği gibi zulmetmesini ve keyfi bir yönetim sürmesini desteklediğim anlamına gelmiyor. Zulüm görenlerin kurtuluşu isyanda değil, varolan devletini ehlileştirmede yatmalı. Devlete, mutlak otoritenin onda olduğunu, fakat bu gücün ona insanları koruması için verildiğini sürekli bir biçimde, çatışmaya mahal vermeden hatırlatmalı. İsyan değil, itiraz etmeli. Ondan umudunu yitirmemeli. Sesini kimseye duyuramamış, sürekli mücadele ettiği halde bir arpa boyu yol alamamış, devletten zerre iyilik görmeyip sürekli zorbalığa maruz kalmış olabilir. Gelecek belanın (devlete isyan sonucu ortaya çıkacak kaosun) mevcut durumdan daha kötü olma ihtimalini göz önüne alıp sabretmeli. Bu sabır dönemi belki on yıllar sürebilir, belki de insanın ömrü biter de devletin zulmü bitmez. Yine de devlete bel bağlamak, onu halkının çıkarları için işleyen bir mekanizmaya dönüştürmeye çalışmak bana göre en doğrusu.

 

İnce Memed’in dediği gibi, öldürmekle ağaların soyu tükenmez. Biri gider diğeri gelir. Biri gider peşinden on tanesi gelir. Bu dünyanın savaşı, zulmü, kahrı da bitmez. İnsan bu, Hz. Adem’den, onun oğullarından beri, şeytana kandığı o ilk andan bu yana değişmedi, bundan sonra da pek kolay değişeceğe benzemez. Bugünün köylüsü, yarın muktedir olunca eskisini aratabilir, nasıl değiştiğinden kimsenin haberi bile olmaz. İnsan, böyle bir insan olduğu müddetçe ona bel bağlayıp yeni bir yola çıkmak, varolanı ortadan kaldırmak, kimseye özlemini duyduğu hayatı, özgürlüğü garanti etmez.

Posted by ayhansari on Oct 1st 2017 | Filed in Uncategorized | Comments (0)

Leave a Reply